Bugün, 27 Ekim 2020 Salı

Selim EROĞLU


BEYABİ YAHUT RADYOCU MAZHAR

BEYABİ YAHUT RADYOCU MAZHAR


    Salgın döneminde bir ahbabımın cenazesi münasebetiyle köyümün mezarlığına yolum düştü. Hemen yolun kenarında, baba dostum ''Radyocu Mazhar Amca''nın mezar taşı gözüme ilişti. Ruhuna bir Fatiha okudum. Mezar taşında aynen şöyle yazıyordu:
   “Azmi oğlu Mazhar Baş
    D: 1. 7. 1929
    Ö: 15. 2. 2003
    Ruhuna Fatiha”
       Aramızdan ayrılalı 15 sene olmuş. Bu fani dünyada 74 yıl ömür sürmüş.
       Mazhar Amca, rahmetli babamın ve arkadaşlarının en samimi dostu idi. Yeni fark ettim, kendisi babamdan 15 yaş büyükmüş. Yaş farkı dostluk, samimiyet, arkadaşlığa mani değildi.
       Ne hikmetse başta babam ve bazıları ona “Beyabi” diye hitap ediyorlardı. Bu hitabı, herkes kullanmıyordu, kullanamıyordu. Mesela biz diyemezdik.
       “Beyabi” unvanı çok dikkatimi çekerdi. Emmi, dayı, abi, amca, büyük baba, dede gibi akrabalık unvanları kullanılıyordu ama “Beyabi”yi ilk defa duyuyorduk. Ne anlama geldiğini de bilemezdim. Söyleyen de söylenen de memnun olduğuna göre iyi bir şey olmalıydı. Zaman ilerledikçe Mazhar Amca'nın asıl ismi unutuldu, sadece “Beyabi” denmeye başlandı. Cümle âlem “Beyabi” diyordu. Beyabi denilince “kimi kastetmiştiniz” diye sorulmazdı. Çünkü yedi pare köyde başka “Beyabi” yoktu. O yedi pare köyün tek Beyabi'siydi.
       Beyabi, zamanına göre okumuş birisiydi. Okuma-yazmanın bile bilinmediği zamanlarda ortaokulu bitirdiği söyleniyordu. Herkesin fındıkla, çeltikle uğraştığı zamanlarda o sanatkârdı. Radyo tamircisiydi. Mesleğinden dolayı “Radyocu Mazhar” diye tanınırdı. Köyün merkezinde ufakça bir tamirhanesi vardı. Burası zamana göre envaiçeşit radyolarla doluydu. İçeriden garip garip sesler gelirdi, tabi radyolardan.
       Beyabi, zamanının elektronik mühendisi gibiydi. Herkesin sıradan konuştuğu yerde o teknik terimlerle konuşurdu. Burası dergâh gibiydi. İçeride babam gibi mutlaka üç-beş sohbet arkadaşı olurdu. Beyabi, basit meseleleri, dedikoduyu sevmezdi. Hep önemli meseleleri sohbet konusu yapardı. Memleket ve dünya meseleleri ondan sorulurdu. Bu konuda otoriteydi. Son sözü o söylerdi. Bir nevi meclisin kıblesini o tayin ederdi.
       Çok okurdu. Gazete abonesiydi. Her gün çarşıdan gazetesi gelirdi. Gazetenin bütün yazılarını didik didik okumaz, adeta yutardı. Sonra da aheste aheste bulmacayı çözerdi. Dükkânında radyolar ne kadar yer kaplıyorsa, gazete ve kitaplar da o kadar yer kaplıyordu. Okuduğu hiçbir gazeteyi atmazdı. Güzelce katlar, ütüler ve tarih sırasına göre istif ederdi. Tam bir arşiv uzmanıydı. Eğer bu arşivin kıymeti bilinseydi üzerinde akademik çalışma bile yapılırdı.
       Mütevazıydı, kendinden bahsetmeyi sevmezdi. Muhatabını sonuna kadar dinlerdi. Bilgisini ortaya koyarken ukalalık yapmazdı. Sesini yükselttiğine, kavga niza ettiğine, dünya malı peşinde koştuğuna ben şahit olmadım, kimse de şahit olmamıştır. Çok para biriktirmedi, çok adam biriktirdi.
       Yaşı ilerleyince ve radyoculuk da çağa yenik düşünce mesleği bıraktı ama okumayı, sohbeti ve bulmaca çözmeyi bırakmadı. Son nefesine kadar bu özelliklerini sürdürdü. Az kalsın unutuyordum, hatırı sayılır bir şairdi de.
       Şimdi daha iyi anlıyorum kendine niye “Beyabi” dediklerini. Çünkü o, köy standartlarının üstünde bir İstanbul Beyefendi'siydi. Belki de bu yüzden kendisine “Beyabi” diyorlardı. Ruhu şad, mekanı cennet olsun.