Bugün, 27 Şubat 2021 Cumartesi

Selim EROĞLU


BİR İMZA MESELESİ  

BİR İMZA MESELESİ  


  Doksanlı yılların başında Alucra İmam-Hatip Lisesinde “Yedek Subay Öğretmen” olarak görev yapıyordum. O zamanlar öğretmenler için böyle bir askerlik uygulaması vardı. Aradan uzun yıllar geçti. Şimdilerde böyle bir uygulama var mı bilmiyorum.

 

   Okullar açılalı, yanılmıyorsam, bir ay kadar olmuştu. Ekim ayının ortalarıydı. Askerliğimin bitmesine bir-iki ay kalmıştı. Askerliğim bittikten sonra asıl görev yerime dönecektim.

   Çok önemli bir iş için izin alıp memlekete gelmem icap etti. Durumu okul müdürüne söyledim. Hiç zorluk çıkarmadı. Bilakis büyük bir anlayışla karşıladı. “Allah yardımcın olsun, işlerin rast gitsin” temennilerinde bulundu. İzin kâğıdını imzalayıp verdi. Zannedersem üç gün izin verme yetkisi vardı. Hiç aklımda yoktu. Bana yol gösterdi. Ola ki sana bu üç gün izin yetmeyebilir, ne olur ne olmaz, sevk alman gerekirse izin belgen üzerinde bulunsun, sorabilirler, gösterirsin” dedi.

   Memlekete geldim. Müdür Bey’in dediği gibi üç günlük süre yetmedi, sevk almam icap etti.

   Sordum, soruşturdum. Milli Eğitim’den sevk almam gerekiyormuş. Çıktım makama. İlgili odaya girdim, sevkimi yazdırdım lakin ayrılamıyorum. Memur, sevki Müdür Bey’e benim imzalatmam gerektiğini söyledi. İtiraz ettiysem de geçerli olmadı. Müdür Bey’in talimatı ve uygulaması böyleymiş.

   Müdür Bey’i tanımıyordum, bilmiyordum ve de ismini duymamıştım. Elimde sevk kâğıdı, Müdür Bey’in makamına geldim. Benden başka da bekleyenler vardı. Hemen içeriye giremedim. Sıram gelince huzura vardım. Sevk kâğıdını uzattım ve imzalanması için beklemeye başladım. Müdür Bey, uzun uzun sevk kâğıdını inceledi ve bana baktı. Daha yakından tanımak için beni yukardan aşağı hem süzdü hem de bir takım sorular sordu.

   En sonunda can alıcı soruyu yöneltti. “Şimdi senin okulunda olman gerekmiyor mu, burada ne işin var?” Hemen okul müdürümün dediği aklıma geldi. “İzinli geldim efendim” dedim.

   “Peki izinli geldiğini ben nereden bileceğim” diye mukabelede bulundu. Hazırlıklıydım. Cebimden izin kâğıdını çıkarıp Müdür Bey’e takdim ettim. Müdür Bey izin kâğıdını da uzun uzun inceledi. Sonunda ikna oldu ve sevk kâğıdımı imzaladı. “Geçmiş olsun, iyi günler” diyerek beni huzurdan uğurladı.

   Bu işlem tahminimden uzun sürmüştü.

   İşimi halletmenin mutluluğuyla makamdan dışarı çıktım. Çıkar çıkmaz, bekleyenlerden “imzaladı mı” diyenler oldu.

   Meğer Müdür Bey, görevine çok sadık birisiymiş. Uzun uzun araştırır, ikna olmazsa evrakı imzalamazmış. Bu da çoklarınca biliniyormuş.

   Şöyle bir kapıdaki tabelaya baktım, müdür olarak Seyfi GÜNAÇTI yazıyordu.

   Aradan yıllar geçti. Asker öğretmenliğim bitti. Asıl görev yerime döndüm. Oradaki görevim de bitti. Memleketime döndüm. Seyfi Bey’le tam on yıl Bülent Çavuşoğlu Anadolu Lisesi’nde eşit şartlarda, öğretmen olarak görev yaptık. Çok güzel günlerimiz geçti. Birbirimizi hiç kırmadık. Dostluğumuz gün geçtikçe pekişti. “Bir zamanlar ben müdürdüm” havasına hiç girmedi. Hayatta tanıdığım en mütevazı insanlardandır. Kader nasıl tecelli etmişse öyle yaşıyor. Konumu ne olursa olsun görevini en iyi şekilde yapmaya çalışıyor.

   Hani derler ya “vatanını en çok seven, görevini en iyi yapandır” diye. İşte bunun canlı örneği Seyfi Bey’dir.

   Anlattığına ve anlatılanlara göre çok hareketli bir müdürlük dönemi olmuş. Hatıralarını zaman zaman benimle paylaşıyor. “Seninle ilk defa böyle karşılaşmıştık” dediğimde “pek hatırlamadığını” söyledi.

   Kaleme almasaydım, zamanla ben de hatırlamayacaktım. Ne demişler: “Hatırla kalmaz, satırda kalır.”