Bugün, 4 Aralık 2021 Cumartesi

B.Rahmi ÖZEN


DİLSİZ MİLYONLAR

DİLSİZ MİLYONLAR


    Gözlerini açtığında kalabalıkları gördü başında. Ne olduğunu anlayamadığı durumunu sordu;        
    'Ne oldu bana?' dedi. 'Ben neredeyim?’
    Az önce üzerine atılıp; 'Ölüyor öğretmenim!' diye çığlık atan öğrencisiydi yanıt veren;
    'Ufak bir rahatsızlık geçirdiniz! Yanımızdasınız öğretmenim!' dedi.
    Yattığı yerden, yorgun elleriyle betimsiz ve bedelsiz bir tutkuyla okşadı o kızın saçlarını. Başucunda gözü yaşlı bir kız öğrencisini göründe; şairin; 'ziller çalacak'  adlı şiiri geldi aklının ucuna;
    'Zil çalacak, ziller çalacak benim için
    Duyacağım evlerden, kırlardan denizlerden;
    Ta içimden birisi gidecek uça ese...
    Ama ben, ben artık gidemeyeceğim...’
    Çalan zil, o zil miydi acep? Bilinmiyordu.
    Apayrı hülyaları, apayrı sevdaları, apayrı ufukları yaşıyordu üç beş saat önce. Şimdi ziller mi çalmıştı?
    Yeni model şeyler hedefliyorken kalabalıkların başındaki sevdâlar, o, kendini borçlu saydığı bir kız çocuğunun, bahçesinde kuşlar gibi mutluluktan cıvıldamasının muhasebesini yaparken vicdanının sesiyle serilmişti buzların üstüne. 
    Umutları, yüreğine yükleyip yaya olarak ta Çatalarmut Köyünden sabahın erken vaktinde diz boyu karlara bata çıka okuluna gelen o kız, nigar bahçelerinde şakıyan kuş cıvıltılarını duyuyor muydu? 
    O köyde bir aile, kurtuluşa el sallayıp boğuk sesiyle; 'sesimizi duyan yok mu?' diye imdat bekliyordu. 
    Gecenin aydınlığa galibiyeti, umuda değil acıya el sallamıştı. Cimriliğin ve bireysel mutluluğun soğuk yüzünün mağlubiyetiyle noktalanmıştı hayatın tatlılığı. Bu, güneşin karanlığa yenilgisi gibi bir şeydi. Güneşin; karanlığa yenilgisi, kıyamet benzeri acı bir tablo çizmişti. Acıydı ki; ne acı...
    Kendi diliyle konuşmuştu bir yoksul ana. Mesajlar vermişti; yeni yüzyıla birçok eksiklikle, birçok çürümüşlükle girmeye hazırlanan insanlığa. Pelteleşmeğe yüz tutmuş insanlığa kendi özel diliyle seslenmişti. 
    Daha nice kentlerin varoşlarında yok olup savrulan, ama kendi diliyle konuşamayan, kendi diliyle seslenemeyen milyonlar vardı. 
    Şimdi yerde yatan bu has duyguları yüreğinde mayalamış öğretmeni, buzların üstüne seren; bu ağır çilenin girdabında boğulmaktı.
    Hıçkırıklar. 
    Sel gibi gözyaşları… 
    Çaresizlikler...                 
    Ah, çocuklar!...
    Küçük fiziklerin büyük umutları... Dağlara ve göklere eş gövermeye yüz tutmuş yüce sevdâlar... Çatlayan tohum, çiçeğe düşen çiğ, daldaki filiz, her biri. Hiç biri, ama hiç biri böyle bir enkaza mağlup olmamalı. Bir çekilmez dert yüklenip minicik yüreklerine eriyip gitmemeli gençlikleri. Güçsüzlüğün idrakine varmadan onlar; sığınacak bir liman olsaydı ne olurdu şu insanlar. Hani demişti ya ozan;
    'Ah n'olur, ah n'olur; adam mı ölür
    Toprak verince,    
    İnsan sevince...’
    Gözleri; duman dumandı öğrencilerinin. Ağlamaktan göz kapakları şişmişti, kimilerinin. Korkunun siyah çehresi; bedenlerine sinmiş ve yüreklerine inmişti.
    Bir öğretmen, vicdan sorgulamasıyla boylu boyuna uzanmışken buzlarla kaplı kaldırımların üstüne; şimdi, soğuk kış gecelerinin çetin geleceğini düşünüyordu kızın annesi. 
    Analar...  Ah, analar...
    Onlar ki, ne hayaller kurardı bebeleri için. 
    Onlar ki, hiçbir boşluk bırakmadan gergef gergef örerlerdi gönül evlerinde çocuklarının geleceğini. Gülemiyordu anasız kalan bebeler, onca avutulmalara rağmen. 
    Güneşleri batmış, baharları bitmiş ve anneleriyle beraber ağır yüklerin altında ezilip gider niceleri. Ne Ay'ın doğuşu bir anlamlıdır onlara, ne Ağustos Güneş'inin bir aydınlık sabahı kızıla boyaması. Ufacık yüreklerine mayalandı mı korku ve yoksulluk, üstlerine ağan şafak kızıllığının hiç mi hiç farkında değillerdir. Çektikleri acıysa; katmer katmerdir.
    Boğuktur sesleri. Kısık sesleri düğümlenir hançerelerinde.     
    Ve efkâr, çizgi çizgidir gariplerin yüzünde. 
    Ve yerde yatan öğretmenin damarlarında acı bir bıçak yüzüyordu sanki.     
    Sanki bir hafta boyunca bu şiire dayanarak betimlediği adam, şimdi bu kaldırımlarda uzanıp yatan kendisiydi.