Bugün, 4 Aralık 2021 Cumartesi

B.Rahmi ÖZEN


DİNLE NEY'DEN

 DİNLE NEY'DEN


Garip bakışlarından anladığıma göre sen de benim gibi yabancıya benziyorsun. Kırbamızda suyumuz var. Uzun bir çöl yürüyüşünden gelir gibisin.
Bülbül…
Şeyda bülbül.
Çiliyor durmadan.
Hiç susmayacak sanki.
Bağrı yakılmış kamış gibi inliyor.
Bülbüle nispet zarı zarı ağlıyor, Pir'im.
Işık saçan gözleri, yanaklarından akan iki pınar... 
Ölçüye, ahenge, kalıba girmiş söz bölükleri bal dilinde.
Ömür ırmaklarının karıştığı karanlık bir deniz sanki Yeşilırmak…
Ve vücut teknesini, hangi limana yanaştıracağını düşünen bir garip…   
Bir çırpıda Karaçalı'dan çıkıp Elemdağı'nda soluklandığı o günler… 
Buz gibi duru pınarlarından su içtiği delişmen yılların tatlı günleri. 'Gerçek Dost'a giden yol, diken içinde gül ve reyhan, çöl içinde vaha, karanlık içinde aydır!' demişti. 'Lakin o yolda ışık, aydan gelmez. Rızık da, ışık da ummandan gelir!' demişti.
Bütün hatıraları, perde perde gözlerinde tablolaşırken İbrahim'in sesine benzer bir ses yapışıyor, Yusuf'un kulaklarına. Ses ki; bütün bir insan ömrünü ve dünyanın bütün gerçeğini en belirgin hatlarıyla çiziyor. İşte alnında çizgiler, kırışık bir yüz ve her hatıraya yorgun bakan şehla gözler… 
 'Hay Karaçalı!' diye inliyor, Yusuf. 'Çocukluğumda, yeşillikler içinde çıldıran Karaçalı! Sarıpapatyalar oynuyordu, yüreğinde. Ballıbabalar, kar beyazlığını giyinmiş çadır otları, Elemdağı yamaçlarında devedikenleri, bahçelerden yollara serpilmiş badem ağaçları; kimi beyaz, kimi pembe… Koyun, kuzu; Elemdağı yamaçlarında ortalığa dökülmüş… Çobanlar, ebegümeci toplarken yiğit köpekler, koyunların başındaydı, hay Karaçalı! Elemdağı'nın başı dumanlı, Karaçalı köyünün yollarının gözleri sürmeliydi, hay!' diyor, Yusuf, nice bir dem... 
İbrahim'le birlikte çevresinde oynadıkları, gövdesine tırmanıp dallarında sallandıkları, mevsiminde dutlarını, karayemişini, tarla kenarlarındaki dikenlerde meyveye gelen böğürtlenlerini, elmalarını, eriklerini, armutlarını yedikleri Karaçalı'nın meydanındaki hay koca dut ağaçları… O dutların en büyüğü nerede şimdi?
Vah ki; evlerinin önündeki dut ağacı, yıkılmış, yerde kurumuş… 
Vah ki; dünyayı altına alacak kadar dallı budaklı dut ağacı yerde upuzun... 
Koca ağacın sonunu böyle viran görünce anılarını hatırlıyor, Yusuf. Ve derin bir acıyla mazi, gözlerinin önüne gelince yüreği sızlıyor. 
Kuru dut ağacının kabuklarının altına karıncalar, böcekler yuvalanmış. Yerde yatan gövdesi Yusuf'a yabancılaşmış. İçinden; ok yemiş bir ceren geçiyor Yusuf'un. Dut ile bakıştıklarında ve geçmişi hatırladıklarında sadece acı…
Ah, bir kaldırıp atabilse sırtından geçmişin ağırlığını ve getirse başına ovanın bütün gök kuşlarını…
İbrahim'le çevresinde dolaştığı, oturup sırlarını paylaştığı uçarı günleri hatırlamaz olmuş, dut ağacı. Hatırlamaz olmuş Ceren'in yaktığı bahçeleri… Hatırlamıyor; İbrahim'in gülşene dönüşen yürek yangınlarını. Hatırlamıyor, yakılan ve yanan tenlerde uyanan ruhları… Hatırlamıyor, kalbi kırıkları.
Acı… Yüreğinden bıçak yemiş bir yaralının gömleğindeki kan damlası kadar acı.