Bugün, 29 Eylül 2020 Salı

Nazmi KILIÇ


ÂLİMİN DEVLETE DEVLETİN ÂLİME SAYGISI

ÂLİMİN DEVLETE DEVLETİN ÂLİME SAYGISI


    Tarihimizin derinliklerinde bize ışık tutan öyle hayatlar, öyle değerler var ki aradan yüzyıllar geçse de izlerinin, hatıralarının silinmesi mümkün değildir.     Bunlardan ilk akla geleni Fatih Sultan Mehmet Handır. Kendisi bizzat Hz. Muhammet( SAS) Efendimizin övgüsünü kazanmıştır. Bizim böyle yüce şahsiyetlerin kusurlarını gün yüzüne çıkarmaya çalışan bedbahtların kime ve neye hizmet ettiklerini, neyi gaye edindiklerini biliyoruz. İşte size adıyla müsemma Fatih'in âlime verdiği, âlimin de devlete gösterdiği saygıyı anlatan bir anı. 
    Fatih, velilerin ziyaretlerinden büyük bir huzur bulurdu. Onların feyiz ve bereketinden gönlü vecd ile dolup taşardı. Bir gün, zamanın evliyasından Şeyh Ebu'l-Vefa Hazretleri'ni ziyaret etmeyi çok arzuladı. Erkânı ile birlikte tekkenin kapısına kadar gitti. Ne görsün ki, herkese açık olan kapı, maalesef kendisine kapatılmıştı. Hünkâr, üzüldü; rengi soldu.
    İçeride Ebu'l-Vefa Hazretleri de aynı durumda idi. Mürîdân da, edeben bir şey soramıyorlardı. Fakat içlerinden “Bu işin sırrı nedir?” diyerek hayretle hâdisenin seyrini merak ediyorlardı. Nasıl olur ki, bir sarhoşa dahi açık olan kapı, müjdeli bir hadis-i şerifin tecellisine mazhar olan zata kapatılmıştı?     Fatih, mahzun bir şekilde geri döndü. Bir çağ kapayıp, bir çağ açan, Bizans surlarını yerle bir eden ulu hakan, bir gönül erinin tekkesinin esrarlı kapısını açamadan geri dönmüştü.
    Aradan bir zaman geçtikten sonra Hünkâr, yine hassas kalbinin derinliklerinden gelen bir heyecan ile Ebu'l-Vefa Hazretleri'ni ziyarete hazırlanıp, erkânı ile tekrar oraya gittiler. Yine aynı manzara; kapı kapalı! Hünkâr'ın dehşeti arttı. Yaverine:
    “–Kemal-i edep ile huzura gir! Anla bu iş neyin nesi? Bu muamma nedir? Bu ne acep bir hâldir?” dedi. Yaver huzura girdi. Ebu'l-Vefa Hazretleri yavere dedi ki:
    “–Hünkârımız Fatih'in hassas ve coşkun bir gönlü vardır. Buraya girer de bizim âlemimizdeki zevki tadarsa, bir daha ayrılmak istemez ve devletin idaresine dönmez! Lâkin bu mülk ve ümmet O'na emanettir. Kendisi kadar liyakatli bir kimse gelip O'nun yerini dolduramaz ise, mülk ve ümmet zarar görür. O da, ben de günahkâr oluruz! Sonra; ruhu buranın manevi havası ile dolacak, neyi varsa buraya getirip infak edecek. Dula, yetime, garibe, biçareye ve bîkese gidecek olan imkânlar, buraya akacak! Aynı zamanda mürîdânın gönlüne dünya muhabbeti girecek, düzenimiz bozulacak! Hünkârımız Efendimize bizler buradan duâ ve teveccüh hâlindeyiz. Gönlü, gönlümüzün içindedir” buyurdu. Yaver huzurdan ayrılıp, tekkenin kapısında merakla neticeyi bekleyen Hünkâr'a bu sözleri nakledince, Hünkâr sordu:    
    “–Hazret bu hislerini ifade ederken nasıldı?” Yaver:
    “–Hünkârım! Ebu'l-Vefa Hazretleri, bir taraftan bu sözleri söylerken, diğer taraftan da gönlü hicran ile yanmış olmalıydı ki, gözlerinden damlalar dökülüyordu.” dedi. Fatih, başını önüne eğdi. Ufuklara sığmayan bakışları, derin, mehtaplı bir gece gibi başka bir âleme döndü. Gözleri nemlenerek, baharda dallarda biriken şebnemler gibi yaşlar dökülmeye başladı. Ebu'l-Vefa Hazretleri'yle görüşmek, kendisine hiç nasibe olmadı. Fatih'in vefatı haberi gelince, Ebu'l-Vefa Hazretleri saraya gitti. Hünkâr'ın cenaze namazını kıldırdı.
    Bu ve buna benzer olayların birçoğunu sıralamamız mümkündür. O şahsiyetleri bu kadar müstesna kılan unsur elbette ki aldıkları ilimdir. Müspet ilim her devirde insanlığı ve insanı yüceltmiştir. Mevla'm herkese ilmin nuruyla aydınlanan gönüller nasip etsin. Sağlıcakla kalın.