Bugün, 1 Aralık 2021 Çarşamba

Mehmet TÜRKAN


NE YANAR KİMSE BANA ÂTEŞ-İ DİLDEN ÖZGE            

NE YANAR KİMSE BANA ÂTEŞ-İ DİLDEN ÖZGE            


 

            Bu günlerde çoğu zaman evlere kapanmış olmamıza rağmen aslında varlık içinde darlığı, kalabalıklar içinde yalnızlığı yaşıyoruz. Uzun zamandır çoluk çocuğumuzla evlerde olmamıza rağmen her birimiz bir odada ya bilgisayarın başında ya tablet ya da telefon başında kendi sanal âlemimizde yaşıyoruz. Neredeyse odadan odaya mesajlarla haberleşiyoruz. Fuzuli’nin aslında tasavvufi bir beyit olan yalnızlığını anlatmaya çalışayım.

Ne yanar kimse bana âteş-i dilden özge
Ne açar kimse kapım bâd-ı sabâdan gayrı
                                                      Fuzûlî

Dîl-Gönül, Özge- Başka,  Bad-ı Sabâ- Sabah rüzgarı

        “Bana gönül ateşimde başka hiç kimse yanmaz; hafif sabah rüzgârından başka da kimse kapımı açmaz.”
           Bazen insanlar kendini dinlemek şehrin bunalımlarından uzaklaşmak için yalnızlığı seçse de mutlaka bir yarana, eşe dosta ihtiyaç duyar.  Sıkıntıya dara düştüğü zamanlarında yanında birilerinin olmasını ister. Kendisine yardımcı olup olamayacağını bilse bile birilerini arar. İnsanların varlığından huzur bulur ya da bulmak ister.

Şair burada sadece gönlünü yakan aşk ateşini hissediyor. (Bu aşk beşeri aşk değil gerçek aşktır.) Hiçbir ziyaret edeni de yok. Öyle bir tasvir yapıyor ki; Ahşap evlerde duranlar bilir. Ahşap evlerin ahşap kapısının bir boşluğu olur illaki ve serin serin esen sabah rüzgârı o kapıyı hafif sallar ve tıkırtı sesi çıkarır. Bu tıkırtının anlamı ise sabah rüzgârı tarafından kapı sanki çalınmış ve şairi ziyarete gelmiştir. Aslında doğal bir olay güzel bir sebebe bağlanarak Hüsn-ü Ta’lil sanatı yapılmıştır. Yani sabah rüzgârının ahşap kapıyı sallayıp tıkırdatması sanki şairi ziyarete gelmiş gibi güzel bir sebebe bağlanmıştır.

           Fuzûlî, yalnızlığı o kadar içten anlatıyor ki... Türkçemizde yanmak kelimesi çok farklı anlamlar taşımaktadır. Bu anlamlardan biri de acımaktır. Fuzûlî de beytinde yanmak kelimesini bu anlamda kullanmıştır. Yalnızlıktan dolayı içi yanmakta, yüreği sızlamakta, hayatı paylaşacak hiç kimse yoktur etrafında. İstiyor ki hâline acıyacak biri çıksın. Ne var ki yüreğindeki yangından başka ona sahip çıkacak, sıcaklık verecek hiç kimse yoktur.
          İnsan zor zamanlarında kapısını çalacak birini arar; ancak Fuzûlî’nin kapısını sabah esen rüzgârdan başka hiç kimse yoktur. Divan Edebiyatında aslında sabah rüzgârı (bâd-ı sabâ) sevgiliden müjdeli haber getiren bir postacı gibi tahayyül edilir; ancak Fuzûlî için bu geçerli değildir. Hani rüzgâr estiği zaman, rüzgârın etkisiyle kapı açılıp kapanır ya, işte bad-ı saba sadece öyle bir görev yüklenmektedir. Şairin yalnızlığını geçici bir süre, kendisine ses vermek suretiyle paylaşmaktadır. Bu, ancak mekanik bir paylaşımdır.[1]

“ Bir garip ölmüş diyeler

Üç günden sonra duyalar

Soğuk su ile yuyalar

Şöyle garip bencileyin”

 

yukarıdaki mısralarında gariplerin yalnızlığını sehl-i mümteni özelliği taşıyan bir anlatımla ne güzel dile getiriyor Yunus Emre. Onun zamanında insanlar bu kadar birbirinden uzaklaşmamıştı. Ancak her dönemde garip yine garipti.

           Yalnızlık, kimsesizlik zordur. Teklik sadece Allah’a mahsustur. Yalnızlığın, kimsesizliğin zorluğunu, ancak yaşayan bilir. İnsanlar artık eskisi gibi değil, komşuluk, akrabalık ilişkilerinden uzaklaşıp çağın getirdiği şartlar gereği bırakın mahalleyi, aynı apartmanda birbirini tanımaz hale geldi.

           Bir arada olmamıza rağmen, kalabalıklara içinde yalnızlığı yaşadığımız bu devirde bir yaraya değinmek dile getirmek istedim. Nice dost ve dostluklarla birlikte yaşayabilmek dileğiyle.
 

 

[1] https://dergi.diyanet.gov.tr/makaledetay.php?ID=5659