Bugün, 12 Ağustos 2020 Çarşamba

Yılmaz İMANLIK


SİZİN HİÇ RUHUNUZ ÜŞÜDÜ MÜ?

SİZİN HİÇ RUHUNUZ ÜŞÜDÜ MÜ?


    En çok ruhum üşüyor.
    Ruhunuzun üşümesi için ille de yağmur, kar, fırtına gerekmiyor. Bazen güneşli bir yaz gününde de ruhunuzun üşüdüğünü hissedebilirsiniz. Bunun yağmurla, karla bir ilgisi yoktur. Sizi üşüten hayatın ta kendisidir aslında.
    Artık yaşadığınız anlardan zevk almamaya başlamışsanız, insanları tanımakta zorlanıyorsanız, güneşin doğuşu içinizde eski heyecanı uyandırmıyorsa, rüzgarın, saçlarınızı okşadığını hissedemiyorsanız işte o zaman ruhunuz üşümeye başlamış demektir.
    Ruhunuz üşüdüğünde insanların bakışlarında gördüğünüz tek şey çözülmeyen büyük bir buz kütlesidir. Anlamsız ve soğuk bakışlar gibi. O buzlar hep ruhunuza çöreklenir. İçinizde kocaman bir buz dağı oluşur. Hangi güneş, hangi yangın onu eritebilir ki? İnsanlar size bakıp gözlerinizde Afrika sıcağını gördüklerini düşünürken içinizde Kuzey kutbundan kopup gelmiş bir parça taşıdığınızı kimse bilmez.
    Velhasıl üşüyen ruhumuzun ısınması zordur azizim…
    En çok ve en önce ruhumuz yalnızlaşır…
    Yalnızlıkla birlikte karanlık çöker içinize. Ve içiniz kimsenin göremediği derin bir zindan oluverir.
    Ruhunuz yalnızlaşmışsa etrafınızda kalabalıklar olsa dahi gözünüz hiçbirini görmez. Yalnız ve sonsuz bir ummanda bir başınıza küçük kayığınızla uzaklara gidersiniz. Gideceğiniz yer sadece uzaklardır. Uzakların neresi olduğunu, nasıl bir yer olduğunu hiç bilemezsiniz.
    Gittiğiniz her yerde yalnızlık çukurları vardır. Birinden kurtulsanız bile diğerine mutlaka düşersiniz. Bazen uçurumların başına gitmenize gerek yoktur. Çünkü uçurumları içinizde taşırsınız. Her an düşme tehlikesiyle karşı karşıya kalırsınız.
    Yalnızlık girdaplar oluşturur ruhunuzda. Bütün hayalleriniz, umutlarınız kapılıp gider o girdapta…
    En çok ruhumuz sancır…
    Hele acının dalgaları içimizi dövmeye başladığında kalbimizin her atışı da cellâdın bir kılıç darbesi olup ruhumuzu parçalar. Hangi doktor, hangi ilaç durdurabilir ki bu gelgitleri?
    Ve koskoca yeryüzü dar gelir bana. Hiçbir kuytu limana sığmaz küçücük bedenim.
    Beynimin içinde ordular savaşıyor birbiriyle. Niçin savaşıyorlar; kazanan kim, kaybeden kim belli değil. Hani savaşacaksanız gidin geniş bir araziye. Benim beynimin içinde ne işiniz var değil mi? Kılıç darbeleri mantıklı düşünmemi engelliyor.
    Hayat puslu bir yayla dumanı gibi çöküyor gözlerime. Seçemiyorum çiçekleri. Hangisi yayla çiçeği, hangisi papatya ya da menekşe... Bir de naylon çiçekler var etrafımda; onları gerçek çiçeklerden ayırmak öyle zor ki…
    Şimşekler çakıyor içimde. Her şimşek çakışında bir yıldırım daha düşüyor yaşama sevincime. Kül oluyor her şey. Küller bir ölü toprağı gibi serpiliyor üstüme.
    En çok ruhum sürükleniyor…
    Deli dolu akan bir nehir gibi nereye gittiğini bilmeden akıp gidiyorum ötelere. Öteler neresidir biliyor muyum sanki? Kaç kaya parçasına vurup parçalanmışım ya da kaç çağlayanın köpüklerinden vurgun yedim sayamıyorum. Bedenim yara içinde ama önemli değil. Çünkü en çok ruhum yaralanıyor. Bedenim iyileşir ama ya ruhum nasıl iyileşecek?
    Hangi okyanusun hoyrat dalgalarına kapılmışım, hangi denizin tuzlu suları genzimi yakıyor bilmiyorum. Ya da hangi korsan gemisinde zincire vurulmuş bir forsa olacak ruhum onu da bilmiyorum.
    Bildiğim tek şey, her şey ruhumda başlıyor ve ruhumda bitiyor…