B.Rahmi ÖZEN


TERME´DEN AHMET ŞİŞMAN ADINDA BİR MÜHÜRDAR GEÇTİ

Bütün adımların sonu ölümle biter, dostlarım! Ve insan, hayata ölümle kapılarını kapatır. Yeni bir başlangıç için her şeyin sonudur, ölüm. Bir Kızılderili atasözünde;


Bütün adımların sonu ölümle biter, dostlarım! Ve insan, hayata ölümle kapılarını kapatır. Yeni bir başlangıç için her şeyin sonudur, ölüm. Bir Kızılderili atasözünde;

´Doğduğunda sen ağlamıştın, herkes gülüp bayram etmişti. Öyle yaşa ki; öldüğünde herkes ağlasın, sen gül, sen bayram et.´ denir.
Şair de; ´Sultan olmak dilersen tacı, sorgucu unut!/ Olsun zafer araban; gıcırtılı bir tabut.´ der, şiirinde.
Derler ki hayat; ´İnsanlar neden beni çok sever, seni sevmezler?´ diye sormuş ölüme. Cevap vermiş ölüm; ´Çünkü sen, tatlı bir yalansın, bense acı bir gerçeğim!´
Türkülerimiz bile hayatı değerlendirme hususunda yolumuza ışık tutar:
´Ah yalan dünyada, yalan dünyada / Yalandan yüzüme gülen dünyada.´
Hayatın tek hakikati, tek gerçeğidir, ölüm. Gerisi yalandır. Doğum gününden itibaren ölmek için yaşar insan. Ölüm, anne karnı ile toprak altındaki iki karanlık arasında yakılan bir kibrit alevi gibidir. Kimine göre; ´Bir nefestir derinden. Azrail´in gelir kendi, ne ağa der, ne efendi. Sayılı günler tükendi, yolun sönu görünüyor.´
Bütün hayat, göz açıp kapamak kadar kısadır. Ya da bir ufacık yel esip geçmiş gibidir. Yunus´un diliyle; ´Geldi, geçti ömrüm benim/ Şol yel esmiş, geçmiş gibi/ Hele bana şöyle geldi/ Şol göz yumup açmış gibi.´
Verilen ömrün değerlendirilmesi, son anda pişman olunmaması gerekmez mi? Ne güzel söylemiş şair: ´Kapı kapı, yolun son kapısı ölümse/ Her kapıda ağlayıp, son kapıda gülümse´.
Ahmet Şişman?
Terme´de bir edep, ahlak ve fazilet heykeli çok değerli bir dostumdu. Çok garibin, gurabanın, fakirin fukaranın gizli hamisiydi. Geç tanımak nasip olmasına rağmen onunla kırk yıllık dostluğumuz oldu.
Ortaokulu dışarıdan bitirmiş, liseyi de bitirme sınavlarına girerken Termeli dostlarım benim adımı vermiş Ahmet Ağabeye. Samsun´a Edebiyat Öğretmeni olarak görev yaptığım liseye gelişinde tanıştık. 40 yıl önce. Ayaküstü bir iki cümle konuştuktan sonra; meğer ruhen ezeli ervahtan tanışıyormuş olduğumuzu anladım.
Liseyi dışarıdan bitirdikten sonra yanılmıyorsam Üniversiteyi de sessiz sedasız bitirmiş olmalı. Onu bu yönüyle tanıdığım üstün zekâlılar listeme yazmıştım. Allah, ona çok kuvvetli bir hafıza vermişti. Türk Edebiyatında onca şairin adlarını, şiirlerini, nüktelerini, yergilerini ezbere bilirdi. Her konuştuğu konuyu bir şairin şiirleriyle taçlandırdığına çok tanık olurken hafızasına hayran kalırdım. Bir şiir veya fıkra ilgisini çekmişse onu ezberlemeye zorlanmazdı. O, hemen Ahmet Ağabeyin hafızasına şıp diye yapışırdı.
Onlarca kahramanlık şiirini yeri ve zamanı gelince ezberinden okurdu. O, böyle okurken şahsen ben, Edebiyat Öğretmeni oluşumdan utandığım olmuştur.
Dağarcığında her konuyla ilgi fıkraları, nükteleri vardı. Onun hafızasına denk bir iki kişi ya tanımışımdır, ya da ondan başkasını tanımamışımdır. Hayran kalmışımdır Allah´ın ona verdiği birçok özelliğe.
Âbid bir kuldu. Namazlarını çoğunlukla seçtiği kenar mahalle camilerinde kılmayı tercih ederdi. Terme´de ahbap olduğu İmamlar, izinli veya raporlu bulunduklarında vekil olarak yerlerine onu bırakırlardı. Kavi bir İslamî-fıkhî, Kur´an´î bilgisi vardı. Kur´an-ı Kerim´in birçok suresi ezberindeydi. Tecvidi, ıstılahı bilirdi. Söylemese de gecelerinin bir kısmını ibadetle geçirdiğini sezerdim. Terme´ye her gelişimde bu üstün kabiliyete sahip dosta uğramadan Samsun´a dönmezdim. Hoş sohbetti, bir o kadar cömertti, ikramı severdi.
Çocuklara İslami değerleri, bilhassa Selam alıp-vermeyi öğretmek için hediyeler verir, başlarını okşardı. Aidat öder gibi bazı gariplere yardım ettiğine tanık olmuşumdur. Dağınık dükkânında iğneden ipliğe ne ararsan bulunurdu. O dağınıklık içinde ne sorulmuşsa ´Var.´ der ve hemen koyduğu gibi bir el atar, bulurdu. Yapma gücü olduğu halde dükkânında ele avuca gelecek raf ve terek yoktu. Her şey, birbiri içinde karma karışıktı. Fakat neyin nerede olduğunu o zeka abidesi bilirdi. Kaç kez söyledimse de; ´Böylesi daha iyi.´ der idi. Gösteriş ve şatafatı sevmezdi.
Okul yüzü görmemiş, imzasını atamayanların son mühürdarıydı.
Millî-manevî değerlere sahip gazetelere abone olur, okunması için mücadele ederdi. İnançlarına uygun, mesaj veren bazı gazete ve dergilerdeki yazıları keser, Pazar Camiinin karşısındaki dükkânının camına yapıştırırdı. Meraklıları, dükkânın dışından beri o yazıyı durup okurdu. Onları güneş soldurup okunmaz hale getirinceye dek vitrinde bekletirdi. İnancını haykıran gazete, dergi ve partilerin izini bırakmazdı. Tek başına yaşar, tek başına yemezdi.
Ölümden korkmadığı için zalimlere boyun eğmeyen yiğitlerdendi. Ölümü her dem göz önünde görenlerdendi. Malına, mülküne, makamına servetine güvenenler için; ´Dünyasına, dün yasına / Dünya benim diyenin / Dün gittik dün, yasına´ tekerlemesini okurdu. Hayat ve geçim kavgası uğruna endişeye düşmezdi. Dünyalık şeyleri hırsla arzu etmezdi. Babadan kalma küçücük dükkânında Allah dostlarıyla buluşur, onlarları taburelere oturtup sohbet etmek ona şeker, şerbet, bal gelirdi.
Terme´nin son Mühürdarı Ahmet Ağabeyimiz, ebedi var oluşun kapısını açtığını üç gün sonra duyuşumdan doğrusu çok acı duydum. Terme´de yayınlanan Bilgi Gazetesine telefon ettim, vefatından haberleri yoktu. Ortak dostlarımızı aradım, haberleri yoktu. Hayata engin gönüllü Yunus´un dediği gibi veda etmiş olacaktı: ´Bir garip öldü diyeler / Üç günden sonra duyalar?´
Sınav evi ve sınav dershanesi olan dünyada düğün yapmak sessiz yaşayan bu Allah dostuna nasip olmadı. İnşallah, ölüm ona büyük bir ödül, büyük bir düğün hediyesi ve düğün gecesi olmuştur. Ben, onun asîl ve aziz bir ölümün arayışında olduğuna yaşarken tanık olanlardanım. Biliyorum ki, siz de tanık oldunuz, aziz dostlar! İnşallah şairin dediği gibi; ´Ölüm ona asude bir bahar ülkesi,´ olur. Terme´den geçen son Mühürdar Ahmet Ağabeyimiz, Yâr ile bayram edenlerden olmuştur, inşallah? Ruhu şâd, mekanı cennet ola? Âmin!