Yılmaz İMANLIK


TOPRAK VE SU

TOPRAK VE SU


    Delikanlının biri toprak altında berrak mı berrak, pırıl pırıl bir su kaynağı olduğunu tespit eder. O suya ulaşmak için her gün ter su içinde toprağı kazar. Suya ulaşmaya çok az kalıncaya kadar çalışır. Karanlık bastığı için kazmasını, küreğini toplayarak evinin yolunu tutar. Ertesi gün devam ederim diye düşünür.
    Sabah kalktığında bir de bakar ki kazdığı çukur yeniden eski haline gelmiş.     Şaşırır.
    Büyük bir azimle yeniden kazmaya başlar. Ama her sabah aynı manzara ile karşılaşır. O ka-zar, toprak yerine geri gelir.     Bir yandan da suyun şırıl şırıl sesini duyar.     Ama yorulmuştur. Eline kazmasını alıp olduğu yerde oturur.
    Ve düşünür delikanlı: Bu işin sonu nereye varacaktır?
    Sonra kendine şu soruyu sorar:
    “Her şeyi bırakıp gitsem mi yoksa yorulmadan kazmaya devam mı etsem? Ama nere-ye kadar?...
    Şimdi başkalarına sorsa ne yapmalıyım diye. Onların vereceği cevap belliydi: “Bırak git, yakınlarda başka su kaynakları vardır.”
    Evet, başka su kaynakları olabilirdi. Ama onlarla bu su aynı değildir ki. Kimi uzaktır kimi daha derindedir; kimi bulanık, kimi ılıktır. Kiminin nereye aktığı belli değildir. Ama bu su… Bu pınar, delikanlının yüreğine doğru akmıştır. Hani sadece elini yüzünü yıkayacağı bir su olsa onu her yerde bulur; ancak insanın yüreğine akan suyu bulması öyle kolay mıdır?
    Öte yandan bu işin sonu ne olacaktı? Delikanlı her gün kan ter içinde toprağı kazıyor, sabah toprak yerine geri geliyordu. Belki de bu sırrı çözmesi gerekirdi önce. Neden böyle oluyor? Daha önce hiç karşılaşmadığı bir şeydi bu. Zaten bu sırrı çözerse aradığı cevapları bulacaktı.
    O gece eve gitmemeye karar verdi. Kazdığı toprağın başında bekleyecek, neler olup bittiğini gözleriyle görecekti. Ancak bu sefer başka sorunlar vardı: karanlık, soğuk, tehlikeli hayvanlar… Ama o suyu istiyorsa bütün zorlukları göze almalıydı. Çünkü başka sular yanık bağrını serinletemezdi.
    O gece yanına bir battaniye alarak kazdığı yere gitti. Yanındaki ağacın altına battani-yesini serdi. Bir an bile gözünü topraktan ayırmak istemiyordu. Gece ilerledi. Henüz bir hare-ketlilik yoktu. Toprak olduğu yerde duruyordu. İçinden seviniyordu delikanlı. Çünkü sabaha kadar toprak yerine gelmezse bir günlük daha çalışmayla suya ulaşabilirdi.
    Nihayet sabah oldu. Delikanlı o gece gözünü bile kırpmadan beklemişti. Bu bir muci-zeydi. Toprak geri dolmamıştı. Suyun sesini neredeyse duyabiliyordu.
    Vakit kaybetmeden işe koyuldu. Kazmasını ve küreğini eline alıp Allah ne verdiyse kazmaya başladı. Sonunda o günlerce hasretiyle yandığı su bütün berraklığıyla kendini gös-termesin mi? Sanki su da onu özlemiş gibi eline yüzene sarıldı. Delikanlı suyundan doyasıya içti. Elini yüzünü defalarca yıkadı.
    Su pırıl pırıl akarken kenara oturarak kendi kendine şunları söyledi:
    “Demek ki bütün mesele vazgeçmemekmiş. Hatta vazgeçmeyi düşünmek bile işleri zorlaştırıyormuş. Demek ki ben bu gece onu beklemeseydim, karanlıktan korkup kaçsaydım, uykumdan fedakarlık yapmasaydım asla bu suya ulaşamazdım…”