Bugün, 4 Aralık 2021 Cumartesi

Ahmet SEZGİN


“YAŞAMA TUTKUSU” ROMANINDA KOCAORMAN VE SİMENİT (1)

“YAŞAMA TUTKUSU” ROMANINDA KOCAORMAN VE SİMENİT (1)


    Termeli Yazar-Şair Metin Kökten'in 1986 yılında Samsun'da İnsanca Yayınevi tarafından yayımlanan “Yaşama Tutkusu” isimli değerli romanını heyecan ve zevkle okumuştum 2017 yılında. Terme'nin sosyo-ekonomik geçmişini, köy hayatını, analık duygusunun yüceliğini, yaşlılık sıkıntılarını, tabiat sevgisi ve yaşama tutkusunu sade, içten ve akıcı bir üslupla anlattığı bu romandan eski Terme'yle ilgili önemli bilgiler paylaşacağım sizlere:
    “Geçmiş köyü, Çarşamba ve Terme ovasının en verimli, en geniş topraklarına sahipti. Daha otuz yıl öncesine kadar Kızılçubuk'tan denize 5 km, Çarşamba'dan Terme Gölardı'ya 15 km uzanan Kocaorman; meşe, çınar, ham elma, armut, döngel ağaçlarıyla doluydu. Köylünün horu sorunu yoktu. İlkbaharda ormana salınan hayvanlar, sonbaharda toplanırdı. Bazen bütün sene ormanda kalan hayvanlar olurdu. İşte o zaman birçoğu vahşileşirdi. Ormanın doğal sahipleri domuzlar, elikler, şahinler, atmacalar; tilki, kurt, yılan, keklik, üveyik, karatavuk vb.lerine; yılkı atlar, kömüşler,sığırlar hatta köpekler katılırdı. (…)
         Ormandan Simenit ve Akgöl'e, oradan denize, iki kağnı arabasının zorlukla geçebildiği dar, engebeli, ağaç kökleriyle ve bıçaklarla dolu bir yolla ulaşılabilirdi. Ancak o zaman Akgöl ve Simenit'e varabilirdiniz. Simenit ise, yarım ay biçiminde yassılaşarak denizle birleşirdi.
         Göl, her zaman durgun olurdu. Çevresini ve sığ yerlerini kaplayan binlerce dönüm kamışlıklar, sürekli esneyip dururlardı. Hafif bir yel çıktığında ise dinsel bir törenin iç geçmişliği içinde sallanırlardı. O zaman ortalığı içleri gıcıklayan; tüyleri diken diken eden bir hışırtı kaplardı.
         Su, durgun ve mavi…Gökyüzü, ona inat ve mavi…Yeşilden griye hatta sarıya varan renkleriyle kamışlar, milyonlarca kılıç görünüşündeydiler. Kamışlıklarda binlerce göçek vardı. Göçekler çamurlu su brikintileriydi. Buraların mevsimlik konukları, yabankazları ve ördekleriydi.(s.6)
         İnsan, doğanın seyrine böylesine kendini kaptırmışken hemen yanından bir bıçığın başından, aniden havalanan yaban ördek sürüleriyle karşılaşınca elinde olmayarak ürperirdi. Bu ürperti, ördekler gölün üstünde süzülüne dek sürerdi. Sonra her şey doğallığına döner, bir iç huzur kaplardı insanın içini.
         Göl, alabalık ve kefal doluydu. Ancak çevre köylüleri balıkçılığın ne kadar karlı bir iş olduğunun bilincinde değillerdi. Çevre köylerden -tarım işçisi olduğu için- çoluk çocuğuyla göl kenarına yerleşen beş on aile vardı. Fakat onlar da sadece beslenmek amacıyla balık tutuyorlardı. Altlarında -kendi yaptıkları çamaşır teknesinden biraz daha derin ve dengeli- uydurma kayıklar vardı. Genellikle sazlardan yapılmış tek odalı salaşlarda yaşıyorlardı. Gölün çamur olmayan biraz sert ama sürekli sallanan toprağı, sazlar döşenerek doldurulmuştu. Salaşlara saz döşenerek sertleştirilmiş daracık yollarla varabilirdiniz.(…)
         Akşama doğru gölde balıklar takla atardı. Ay çıkıncaya kadar bu oynaşma sürerdi. İşte o zaman ayışığının gölde oluşturduğu gümüş yollar; binlerce yıllık bir uygarlığın ağırbaşlı, doğal, gizli çağrısını yaparcasına insanı yürüyüşe buyur ederdi. Ve o yolların içinde, çevresinde balık sürülerinden oluşan binlerce inci kabarcıkları; dağınık, hafif, mutlu imgelere daldırırdı insanı.(s.7)
         Burada bir de Akgöl'ün içinde batmış bir şehrin kalıntılarının olduğu söylentisi vardı. Hatta şu an yaşayan bazı kişiler, göle kendir gömerken taş yollar, duvarlar, bacalar, insan iskeletleri gördüklerini söylüyorlardı. (s.8)”