Bugün, 4 Aralık 2021 Cumartesi

B.Rahmi ÖZEN


YILDIZLARIN KOYNUNDA

YILDIZLARIN KOYNUNDA


    Yürüdükçe yürüyoruz. Bir köy görünüyor gözlerimize; uzakta. 
    Ulaşıyoruz oraya. Sokullupınar, o köyün adı.
    Daha sonra Çelikbuyduran'a varıyoruz. Sırt çantalarımız, artık çekilmez bir yük sırtımızda. Yorgunluktan; kayanın yüzünü yalayarak akan pınarın dibine ıslak bir paspas gibi serilip kalıyoruz. Biraz ilerde bizim gibi dağ yolculuğuna çıkmış olanların kamp çadırları görünüyor gözümüze. 
    Çadırımızı kurmak için burayı yeğliyoruz.
    Güneş, bir dağcının hızıyla iniyor bulunduğumuz tepenin dibine. 
    Kıpkızıl oluyor kayalar. Bütün çarpıcılığıyla soyunmuş, beden diliyle sesleniyor yörenin vahşiliği. Salkım salkım asılan kayalar, derin uçurumlar, yılan gözü gibi parlayan pınarlar... Hepsi bir tepsinin içinde gibi sunulmuş, insanoğluna.
    Güneş, dağın ardında kaybolunca az ötede kenarına çadırlar kurulmuş göl, yavaş yavaş buğulu elbisesini kuşanıyor. 
    Ve göğün çarkı, usulca dönüyor. 
    Gece, güne dolanmaya başlıyor. Mavi göklerin yüzü, şimdi zencileşmeye duruyor. 
    Az sonra, birden karşımızda kurulu çadırların ışıkları yanıyor. Kamp çadırları için yapılmış özel gaz lambaları, rüzgârın ıslığıyla dansa kalkıyor. Şimdi biz de masalların münzevi dünyasına açılan coğrafyanın bir parçası oluyoruz. O denli yorulmuştuk ki, yorgunluğumuzu ifadeye sözcük bulamıyoruz. Dağlarda dilimizi, dudaklarımızı yitirdik sanki. 
    Ucunda durduğumuz yosunlu kayalıkların dibindeki karanlık, adeta nefes alıyor. Derenin içinden yükselen buharlar, dev bir gırtlağın soğuk havada püskürttüğü sis bulutu gibi. 
    Müthiş bir şelâle var karşımızda. Bir kaya kütlesi, ortasından bir bıçak yarısı gibi kesilmiş, sular ip gibi yan yana dizili bir sicim örneği aşağıya akıyor. Gece ilerledikçe şelâlenin aktığı dereden sanki uğultulu bir devin sesi geliyor. Az sonra uğultuyu bastırıyor yorgun bedenimizin uykusu.
    Zaman ilerledikçe yıldızlar, göğün koynunda tek tük belirmeye başlıyor. 
    İsponazlar uçuşuyor yerden.     
    Gündüzün dilsiz yalçınlıklarından vahşi sesler ünlüyor. Yırtıcılar olmalı... Gölgeleri süzülüyor üstümüze. 
    Samanyolu sanki göğe atılmış bir dikiş... Işıltılı tülünü dolamış gecenin boynuna.
    Şelâlenin bitmeyen senfonisiyle uyumaya başlıyoruz yıldızların koynunda. 
    Temiz havayı, süzülmüş oksijeni ciğerlerimize doldurmak için koşmuştuk buralara. Geceyi burada geçiriyoruz.
    Oğlakların çıngırakları, yaban bir senfoniye dönüşürken uyandığımızda; güneşi, bir kızıl top gibi asılı görüyoruz doğu kayalıklarının üstünde.
    Akşamleyin güneşin batışını seyrettiğimiz gibi sabahleyin de güneşin doğuşunu seyrediyoruz. Güneşin doğuşu batışından daha güzeldi. Tan yellerinin getirdiği ılık rüzgârla ruhaniler gibi arınıp gidiyoruz, kızıl renklerin suyuyla.
    Dağın yamacında bekleyen cibimizin yanına yürüyoruz.    
    Haydi, kaptan, diyoruz; geç direksiyona!    
    Aşağılara inerlerken rastladığımız ilk köyün çocukları, köy yollarında oyunlar oynuyorlar. Cıvıl cıvıldılar. Koşuyorlar, kaçıyorlar, birbirlerinin sırtlarına atlıyorlar. Elma gibi yanakları, kiraz gibi dudakları var.  Hem ne kadar gürbüz…
    Kelebekler, çiçekler, arılar, karıncalar, bu yemyeşil ormanlar, hayat veren gözelerden su içenlerin en doğal hakkıdır, bu, diyerek köyde geçen eski günlerimizi hatırlıyoruz.
    Yeşilini yitirmiş kentlerde beton üstünde yürüyen, beton bloklar arasında büyüyen, egzoz gazlarını ciğerlerine çekenlerin yüzleri sanki çilenin seçilmiş kurbanları.
    Doğa ile barışmak ve başarmak için önce sevgi olmalı yüreklerde. 
    Bütün başlangıçlar, başarıyla son bulur, sevgi olursa.