Bugün, 31 Ağustos 2025 Pazar

B.Rahmi ÖZEN


EDİP ve ZARAFET

EDİP ve ZARAFET


Edebiyat, sadece yazı yazma ve söz söyleme sanatlarıyla laf ebeliği yapmak, beğenilen sözler üretme eyleminden ibaret değildir.  Edebiyat, derin belagat ve fesahatiyle, söz söyleme sanatını sevimli hale getirir. Gündelik dili en temiz, en nezih, en sevimli ve kalıcı malzemeyle besler. Süslemenin ve zenginleştirmenin suyu, havası, incisi, mercanı ve çoğalan hazinesidir.
Edebiyat, nazım ya da nasirle abideleşen bir eserde, kelime zenginliği, ifadelerdeki ses akustiği ve üslup asaletiyle her zaman bir amaca matuftur.
Böyle bir amaca yönelirken, mimarının yerli yerine nakşettiği her sözcük notaya göre seslendirilmiş birer nağme gibi, ses verecek şekilde yerleşirse hedefe ulaşılır. Bu sesler ve nağmeler yazarın düşünce tarzını, genel temayüllerini ve ruh halini aksettiren bir fon müziğine dönüşür.  Gerçek bir söz üstadının abideleştirdiği lirik bir nazımda, her sözcük heyecanla inler.  Destan duygularıyla heyecanlanmış bir yazarın eseri, bir sineden fışkıran kelimeleri adeta dansa kaldırır. Öyle olunca okunan her cümle ya da mısra, kulaklarımızda mehter sesi gibi yankılanır. Ustaca ortaya konmuş bir dramda bütün sözcükler, ruhumuzun derinliklerinde dramatik bir hadisenin soluğu gibi tınlar.
Bir edebiyatçı, her yerde gündelik duygularla kendini ifade eden sokaktaki adamdan çok farklı düşünmeli ve farklı konuşmalıdır. Hatta hadiselere farklı bakmalı, farklı yorumlar üretmelidir. Sözleri, düşünceleri ve yorumlarıyla gelecek nesillere saygı duyacakları bir miras bırakmaya çalışmalıdır.
Gündelik dilin de edebi dil gibi kendine göre bir güzelliği, rahatlığı, hoş bir ifadesi ve saf zevke açık bir tabiliği vardır. Ancak, edebi dildeki şiirsel ifadenin musiki, ahenk, iç içe manalar armonisi ihtiva etmesi gerekir.   Konunun bütünüyle, cümle ve kelimeler arasındaki münasebetin hoş cıvıltısı kulaklara vurmalıdır.  Söz söyleme ve hitap etme zevkinden mahrum olanların bunları duyması, zevk etmesi şöyle dursun, bazen anlamaları bile çok zor olur.
Edebi üslubu, bir üst sınıfın ya da aristokrat bir kesimin dili saymak hiç de doğru değildir. Buna özenen konuşmacı, zamanla duygularını, düşüncelerini daha rahat ifade edebilme konumuna yükselir. Konuştuğu dilin hareket alanını genişleterek, dilde daha yüksek bir manevra kabiliyetine ulaşabilir. Tabii bu arada, dil, üslup ve edebiyat adına bildikleri şeyleri daha bir pekiştirerek, anlayabildiği ölçüde usulüne uygun ilavelerde bulunarak dilini zenginleştirir. Ayrıca düşünce ufkuna yeni derinlikler kazandır.
İster edip, ister avam, ne seviyede olursak olalım konuştuğumuz dil, usta şairlerin ve naşirlerin ortak gayretlerinin ürünü değil midir? Yolunu takip ettiğimiz bu söz üstatları, bir kuyumcu hassasiyetiyle, kelime cevherlerinden ne beyan takıları, ne söz gerdanlıkları hazırlayıp bize armağan etmişlerdir. Hep o zenginlikle kendimizi ifade edip duruyoruz. Herkes, onların ortaya koyduğu bu söz abidelerini ve bu abidelerin ruhundaki estetik derinliği anlamasa da, biz hepimiz onları hep sevmiş, takdir etmiş, beğenmiş ve "daha yok mu?" diye sürekli beklenti içinde bulunmuşuzdur. Zaten işin bu kadarını duyup hissetmek için de, ne edibin sanat endişesini, ne inşa gücünü, ne fikir sancısını ne de eserini planlamadaki başarısını, kadrini bilen bir cevher füruşan gibi bilmeye gerek yoktur.
Edipler, bütün söz söyleme yeteneklerini, sanat kabiliyetlerini her zaman hakkın, iyinin, güzelin emrine vermelidir. Bu yöntemle, tabii çırakları sayılan kitlelerin ruhlarını batıl tasvirlerle yaralamamalıdır. Onların temiz düşüncelerini mülevves hayallerle kirletmemelidir. Nefsanîlikleri resmederek onları cismaniyetin azat kabul etmez köleleri haline getirmemeleridir