Evveli rahmet, ortası mağfiret, sonu da cehennemden azat olan bir Ramazan'ı daha geride bıraktık. Ömürden bir Ramazan daha geçti, gitti. Nasipse bayram yapacağız.
Oruçlunun iki bayramı varmış. Birincisi bildiğimiz bayram, yani Ramazan Bayramı. Bu, geçici bayram. Asıl bayram, Rabbimiz'e kavuştuğumuz bayram imiş. İşte asıl bayram bu. İnşallah hem zahiri hem batini bayrama kavuşanlardan oluruz.
Ramazan'ın en önemli ameli bana göre iftarlar. İftarlar, sabrın, dayanışmanın, huzurun, aile ve cemiyet olmanın yaşandığı müstesna anlar. Düşünsenize, iftar olmadan hiçbir şey yiyip içemiyoruz, iftar olduktan sonra ne varsa yiyip içebiliyoruz. Bu, büyük bir imtihan. Hem de ortada hiçbir kanuni müeyyide yokken.
Bu yıl, her yıl olduğu gibi birçok iftara katıldım. Çokça davet aldım. Davetlere elimden geldiğince icabet etmeye çalıştım. Davet edildiğim halde icabet edemediklerim de oldu.
Günümüz iftarları, çocukluğumdaki iftarlara benzemiyordu. Katıldığım tüm iftarlarda sofrada yok yoktu adeta. Ne ararsan vardı. Sofra dedimse lafın gelişi. Sofra namına bir şey göremedim. Tüm iftarlar masalarda ikram edildi. Belki farkında değiliz ama artık yer sofrası diye bir şey kalmadı. Ağız alışkanlığı işte, masaya da sofra deyip duruyoruz.
Barış Manço'nun meşhur bir parçası vardı: “Buyurun dostlar buyurun Halil İbrahim sofrasına” diyordu. Kalmadı. Halil İbrahim sofrası da tarih oldu. Günümüze uyarlarsak, buyurun dostlar buyurun Halil İbrahim masasına, dememiz icap edecek. Yakın zamanda belki de sofra kelimesi, haliyle sofra kültürü tarih olacak. Bu arada aklıma geldi. Sofrada eline, alimin yanında diline hâkim ol demiş atalarımız. Sofranın da kendine göre bir adabı vardı. Sofrayla birlikte, sofra adabı da yok oluyor, pek farkına varmasak da.
Bu Ramazan'da hiç unutamadığım, beni derin düşüncelere gark eden, tek başıma yaptığım iftar oldu. Bunu, ben istedim. Bilerek böyle olsun istedim.
O gün ailece çok yakınımıza iftara davetliydik. Davet sahibine daveti için teşekkür ettim. Hane halkından müsaade aldım. Ben katılamayacağım dedim. O gün evde tek başına iftar yapmaya karar verdim. İftar için hiçbir talebim olmadı. Evde ne varsa onlarla iftar yapmayı özellikle tercih ettim. Benim için unutamayacağım bir iftar oldu.
Masada kimse yok ve ben tek başımayım. Allah'la baş başayım. Masamda mütevazı iftariyelikler. Sohbet edecek, yalnızlığımı giderecek kimseler yok etrafımda.
Ezan okununca bir yandan peynir, zeytin ve pideyle iftar yapıyorum, bir yandan da derin düşüncelere dalıyorum. Derin felsefi mülahazalarım oluyor.
Bu dünyaya yalnız geldik, yalnız gideceğiz. Günün birinde sevdiklerimiz yanımızda olmayacak. Belki de daha yaşarken yalnız kalacağız. İmkânımız olacak ama ekmeğimizi paylaşacak kimsemiz olmayacak. Bir zamanlar yanımızda olan çok sevdiklerimiz bir bir ebedi aleme göç eylediler. İsteseler de davetimize icabet edemiyorlar. Gün gelecek, biz İlahi davete icabetet edeceğiz. Masada yalnızım, hiçbir şeyin garantisi yok. Sekte-i kalpten gitsem kimsenin haberi olmayacak. Haberleri olduğu zaman iş işten geçmiş olacak. Ben, çoktan terk-i dünya eylemiş olacağım.
Bir an, memleketimizde yalnız yaşayan beş milyon vatan evladı aklıma geliyor. Tek başına yaşamanın nasıl bir şey olduğunu bizzat bir iftarla da olsa müşahede ediyorum.
Bu durumda “karpuz kestim yiyen yok” türküsü aklıma geliyor ve beni derin düşüncelere gark ediyor.
Anlıyorum ki yalnızlık Allah'a mahsus. Cenabı Allah kimseyi yalnız bırakmasın, diye şahsımı da içine alan en halisane duygularımla dua ediyorum.
Belki masam pek zengin değildi ama manen çok doydum. Unutamadığım, unutamayacağım bir iftar oldu.
Ehl-i tefekkürün tecrübe etmesinde sayısız faydalar var. Bir anlık tefekkür bin yıllık ibadetten evladır. Benimkisi biraz da ihtiyari idi.
Cenabı Allah kimseyi tek başına iftar yapmak mecburiyetinde bırakmasın. Tavsiyem, tecrübe etmekte fayda var.