Yaratılmışların en şereflisi olma liyakatini, akıl ve gönlün kutsal emaneti taşıma sorumluluğuna borçlu olan insanoğlunun çok önemli olay ve durumlar karşısında hissettiği duygular vardır: Acı, sevinç, hüzün, sevgi, nefret, merhamet, çaresizlik, pişmanlık, yalnızlık…Ağlamak, insanın en tabiî duygu tezahürlerinden biridir. Eğer insan, yürek yoksulluğu içinde, buz çölünde yol almıyor ve içindeki çocuğu tam olarak öldürmemişse!
Hayatın anlamını “eğlenmek ve gülmek” üzerine oturtmuş, alınteri ve gözyaşı üzerinden kendilerine servet ve şöhret edinmiş duygu yoksulu varlıklıların ve zalimlerin, lügatlerinden kovdukları, yaşamadıkları, anlayamadıkları bir şeydir ağlamak. Üstad Necip Fazıl, “Reis Bey” isimli tiyatro eserinde, haksız yere idama mahkûm edilmiş bir gencin ağzından şöyle sarsıcı bir ifade kullanıyor: “Reis Bey, siz ağlayamazsınız! Ağlayabilseydiniz, anlayabilirdiniz!”
“Gözyaşı medeniyeti”ne sahip bir millet iken, bugün “kadınlar ağlar, erkekler ağlamaz” anlayışı hâkim olmuş. Ağlamak, yalnızca zayıflığın, acziyetin, korkaklığın, romantizmin bir simgesi olmuş. Hâlbuki ağlamak, gönül sahibi insanın en erdemli, en ulvî, en saf duygularının tecellisidir. Önemli olan, gözün değil kalbin ağlamasıdır.
İnsan saf bir kalp taşıyorsa, insanlık hasletlerinden yoksun değilse ağlar. Yaşlarını gözüne değil; özüne, yüreğine akıtarak ağlar. Erkekler de ağlar, kahramanlar da ağlar, peygamberler de ağlar, çocuklar da ağlar.
Sanatçılar da ağlar. Onların eserleri, sessiz çığlıklar içinde akan kalp gözünün yaşlarıdır. İstiklal Marşı şairimiz Mehmet Akif: “Aczimin giryesidir (gözyaşı) bence bütün âsârım!/ Ağlarım, ağlatamam; hissederim, söyleyemem;/ Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bîzârım!” diyor.
Biz; hakikat, aşk, gül ve gözyaşı medeniyetinden uzaklaştığımız için ağlayamıyoruz. Ağlayamadığımız için anlayamıyoruz. Âlemlere rahmet olarak gönderilen, eşsiz önderimiz ve sevgili Peygamberimiz (sav): “Benim bildiklerimi bilseydiniz, az güler, çok ağlardınız.” buyuruyor.
Büyük velilerden İmam-ı Rabbanî Hazretleri:“Ya Rabbi! Gözyaşımı kurutma!” diye Allah’a yalvarıyor. Gözyaşı, rahmet bulutlarından yağan yağmur gibi yürek coğrafyamıza sevgi, merhamet, tövbe, affetme, güzellik ve bereket getirecektir çünkü.
Hüzün ve rahmet peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v) ne buyurmuştu: “Ağlayın, eğer ağlayamıyorsanız ağlamış gibi hüzünlenin. Kıyamet günündeki azabı bilseydiniz, ayakta duramayacak hale gelinceye kadar namaz kılar, sesiniz kısılıncaya kadar ağlardınız.”
Yüce bir amaçla akıtılan üç damla mukaddestir: kan, alın teri ve gözyaşı. İçimizdeki yoksulluktan kurtulup arınmak için gönülden akan gözyaşına ihtiyacımız var. Cehaletimize, yüreksizliğimize, aşk medeniyetinden kopuşumuza, emanete hıyanet edişimize, merhametsizliğimize, zillete düşüşümüze, vefasızlığımıza, maskeli yüzlerimize, perişanlığımıza, ayrılığımıza, samimiyetsizliğimize, kahkahalarımıza ağlayabilmeyi becerebilirsek, işte o zaman içimizdeki Kaf Dağı’na ulaşıp kurtulabiliriz.
İşte samimi bir muhasebe, derin bir tefekkür, yürekten gelen bir pişmanlık, gözyaşı ve arınmadan sonra aşk medeniyetine yolculuğumuz başlayacaktır inşallah.
Yazımızı büyük Şair-Yazar-Mütefekkir Necip Fazıl’ın duasıyla bitirelim: “Ağlayın su yükselsin!/ Belki kurtulur gemi./ Anne, seccaden gelsin; / Bize dua et, emi!”