Sosyal medyada “Eskiden…” diye başlayan pek çok paylaşım görüyoruz.
Hemen hepsi de eskiden; daha mutlu, daha hoşgörülü, daha huzurlu, daha merhametli olduğumuzu söylüyor.
Bunlarda elbette doğruluk payı var. Lâkin her konuda bugünden daha mı mutluyduk?
Kötü insanlar eskiden de vardı.
Arazisine, bir karış daha toprak katmak için komşusunun sınırını bozan kişiler vardı.
'Namus meselesi' diyerek çok kolay cinayet işleyenler vardı.
Ailelerin huzurunu kaçıran kan davaları vardı. Özellikle erkekler, bir yerden başka bir yere yanlarında ikinci bir kişi olmadan gidemiyorlardı. Çünkü can korkusu vardı.
Eskiden yokluk da vardı, kıtlık da vardı.
Lâkin mevcut olanlar insanların mutlu olmasına yetiyordu.
Köyümüzde fındık patozu yoktu. Fındığı talaşından elimizle çıkarıyorduk. Buna 'fındık soyma' diyorduk. O kadar fındığı elle soyuyorduk ama bundan mutluluk çıkarabiliyorduk.
Fındığı kuruttuktan sonra evin bir köşesine yığıyorduk. Evlerimizin giriş bölümü buna müsaitti. Bazen de havalar iyi gitmez, daha tam kurumadan kapalı mekâna alırdık.
Fındığı imece usulü ile soyardık. Biz buna kısaca 'meci' deriz. Bugün benim, yarın senin fındığını soyardık.
Belirlenen günde komşular o evde toplanır. Herkes fındığın etrafındaki yerini alır. Aşağı eğilmekten belimiz ağrırdı. Arada bir doğrulur, belimizi eski durumuna getirmeye çalışırdık!
Mısır da aynı usulle, imece ile soyulurdu. Biz fındık soymayı da, mısır soymayı da eğlenceye dönüştürürdük.
“Bu şartlarda fındık-mısır soymak nasıl eğlenceli olur” diyeceksiniz.
Fındık soyma yarışı yapardık. Tasını, sahanını ilk dolduran övgüyü kazanırdı. Sesi güzel olanlar türkü söylerdi. Tabii kızlar toplum içinde türkü söylemezlerdi. Ancak kendi aralarında ya da yaşı küçük erkeklerin yanında söylerlerdi.
Bilenler fıkra veya masal anlatırdı. Böylece yaptığımız işi sıkıcı olmaktan çıkarırdık.
Mısır soyma işi daha hareketli ve daha eğlenceli olurdu. Mısır soymak, fındık ayıklamak kadar dikkat gerektirmiyordu. Herkes soyduğu talaşı arkasına atıyor, bir süre sonra talaşın üstüne oturarak, minderde oturmuş konumuna geçiyordu. İmecenin önündeki mısırlar azalınca kazan içinde ocağa patates konurdu. Bu, imecenin ödülüydü. Kazandan alınıp soğumak üzere süzgece konulan patatesler, İş bittikten sonra hep birlikte yenirdi.
Patates ziyafetinden önce kırbaç oynanırdı. Oyunu tarif etmeye gerek yoktur sanırım. Şu kadarını söyleyeyim, herkes daire şeklinde talaşların üzerine oturur. Bazılarının şansı yaver gitmez, çok kırbaç yerdi. Hele de kırbacı ele geçiren kızın, imece içinde canını sıkan bir erkek varsa, vay geldi onun başına!
Zamana uyduk ve bu güzelliklerin bazıların terk ettik. Bazılarını da terk etmek zorunda kaldık. Patoz varken, “eğlenceli oluyor” diye kimse fındığını elle soymaya kalkmaz.
Zamana uyup terk ettiğimiz adetlerimizden biri de pencerelerimizi süsleyen kadife veya kalın kumaştan rengârenk perdelerimizdir. Hani bir manifatura mağazasına gidip de “Perdelik kumaş bakacağım” denirdi ya, şimdi artık kimseden bu cümleyi duyamazsınız.
O renkli perdelerin yerine pencerelerde ne var?
Beyaz bezden güneşlik veya biraz daha havalısı stor perdeler.
Çocukların baskısı ile biz de o stor perdelerden aldık ama tam olarak alıştım diyemem.
Manto bir bayan giysisiydi. Şimdi binalara da manto giydiriyorlar.
Niçin? Odaları sıcak tutması için.
Öyleyse, kapatıldığında odaları 1-2 derece daha sıcak tutan kalın perdeleri niye attık?
Siz bu yazıyı okuduğunuzda, doktorun tekrar bir mazereti çıkmazsa Samsun Tıp Fakültesinde ameliyatım gerçekleşmiş olacak.
Dualarınızı ve şifa dileklerinizi eksik etmeyiniz.