İkametgahımdan görev yaptığım okulumun mesafesi yaklaşık 4 km. Ulaşımda daha ziyade mahalle ile şehir arasında sefer yapan yolcu minibüslerini tercih ediyorum. Yolculuk 15-20 dakika sürüyor.
En sevdiğim tarafı ayakta yolcu alınmaması. Kimse kimseyi rahatsız etmiyor. Hadise şoförlerin insafında bırakılmamış. Yöneticiler böyle istemiş. Ayakta yolcu taşımasının cezası çok ağır. Birkaç defa şahit oldum. Minibüs sahibi adına üzüldüm. En az bir hafta bedava çalışması gerekiyor, enkazı kaldırmak için. Bozulan moraller de cabası. Demek ki cezalar caydırıcı olunca işe yarıyor. Keşke aynı kural belediye otobüslerine de uygulansa. Bu açıdan bakınca ortada bariz bir haksız rekabet var. Ayakta gitmek zorunda kalırım diye, mecbur kalmadıkça toplu taşıma araçlarına binmiyorum. Aradaki üç beş kuruş farkı gözüm görmüyor.
Gide gele şoförlerle ahbap olduk. İyi de oluyor. Minibüsler iyi bir sosyalleşme aracı. Gözlem yapmak ve genel kültürünü geliştirmek için birebir.
O gün ön boştu, öne oturdum. Kaptan Kadir Abi'ye verdim, yola revan olduk. Camda bir uyarı cümlesi dikkatimi çekti. “Lütfen telefon konuşmanızı kısa tutunuz.”
Kadir Abi'ye “bu uyarı cümlesini sen mi yazdın” diye sordum.
“Evet ben yazdım” dedi. “Neden böyle bir şeye ihtiyaç duydun” diye yine sual ettim. Kadir Abi başladı anlatmaya:
“Hocam her gün sen de şahit oluyorsun. Yolcularımız, telefon konuşmalarına hiç dikkat etmiyorlar. Hem bağıra bağıra konuşuyorlar, hem de çok gereksizce uzatıyorlar. Mahremiyet ortadan kalkmış. Konuşulanların çoğu etrafındakilerin hiçbirini alakadar etmiyor. Sevgilisiyle kimse yokmuşçasına konuşarak mahremiyet sınırlarını aşanlar var. Uzun uzadıya yemek tarifi yapanlar var. Öyle şeyler konuşuluyor ki hicabımdan yüzüm kızarıyor, yerin dibine gireyim geliyor. Zaman zaman “kısa kes” diye müdahale edenler oluyor, neredeyse arbede çıkacak. Bir değil iki değil, her gün böyle. Müdahale etsen sana dikleniyor. Mecbur kaldım yazmaya belki faydası olur diye.''
Kadir Abi'ye hak verdim. Her gün bu çileye katlanıyoruz. Ya telefonla konuşma adabını oturtacak ya bu mesleği bırakacak ya da kafayı yiyecek. Başka seçenek gözükmüyor. Ben günde bir kere şahit oluyorum, onun kurtulma ihtimali hiç yok. Çünkü işi bu.
Yanımdaki gencin telefonu çaldı. Ben de sandım önemli bir şey var. Nerdeee! Genç, telefonla konuşmanın şehvetine kapılarak insanlar arasında seyahat ettiğini unuttu. Kendisini zannedersem, Robinson Crusoe gibi ıssız bir adada sanıyor. Bağıra bağıra edep dışı konuşuyor. Mevzu diyeceğim, ortada mevzu yok. Ceviz kabuğunu doldurmayan ve geneli hiç mi hiç alakadar etmeyen, edep dışı afaki hezeyanlar. Genç, etrafı rahatsız ettiğinin hiç farkında değil. Muhtemelen lügatinde “rahatsızlık verme” diye bir kavram yok.
Camdaki ikaz cümlesini o da görüyor ama sadece bakıyor. Bakmanın ötesinde görseydi, biz bu yaşananları görmezdik.
Bir değil iki değil, her gün böyle. Kadir Abi haklı, dayanılır gibi değil.
Toplum içinde telefonla konuşmanın adabı yeniden yazılmalı. Yeniden ders konusu yapılmalı. Yoksa sırf bu yüzden insanlarımız birbirleriyle kavgalı hale gelecek. İşe kendimden başlamalıyım diye düşündüm.
Toplu ulaşım araçlarına binerken telefonumu sessize alıyorum. Çaldığı zaman titreşimden anlıyorum. Bakıyorum, kim aramış diye, çok önemli olmadıkça açmıyorum. Nezaketen “yoldayım, sonra ararım” diye paket mesaj atıyorum. Hiçbir sıkıntı da yaşamadım.
İnsanlar benim özelimi duymak zorunda değil ki. Adı üzerinde özel ve bana ait. Mahremiyet ve adabı muaşeret diye bir şey var.
Seyfi Bey'in tabiriyle, hiç ''etik'' değil. Ahlak etik olalı buna benzer hadiseler daha çok yaşanmaya başladı.