Bugün, 31 Ağustos 2025 Pazar

Selim EROĞLU


MEMLEKET HİKÂYELERİ

MEMLEKET HİKÂYELERİ


 Güzel Türkçemiz’i en güzel kullanan yazarlarımızdan olan usta kalem Refik Halit Karay’ın “Memleket Hikâyeleri”’ni yıllar sonra yeniden okudum. İyi ki de yeniden okumuşum. İlkinden farklı olarak çok şey öğrendim.
Klasik eserler üç kez okunur. Birinciyi genel kültür için, ikincisi ödev için, üçüncüsü anlamak için. Çünkü klasikler bir okumaya anlaşılacak eserler değildir.
Refik Halit, 1888’de İstanbul’da doğmuş, 77 yıl çalkantılı bir ömür geçirdikten sonra, daha ben doğmadan 1965’te yine İstanbul’da vefat etmiş. Alkışı duymuş, ihaneti görmüş. En bunalımlı dönemde yaşamış. Osmanlı’nın yıkılışına, Cumhuriyet’in kuruluşuna, çok partili hayata şahitlik etmiş. Siyasetin merkezinde yer almış. Düşünen, düşündüklerini yazıya döken, bunları kamuoyuyla paylaşan bir kalem erbabı. Düşüncelerinden dolayı hapis hayatı yaşamış, sürgünlere gitmiş bir isim. Romantizme vakit ayıracak bir hayatı olmamış. Siz ,hapis yatan, ömrü sürgünde geçen birinden romantizm bekleyemezsiniz.
Yazar daha ziyade romanlarıyla tanınmış olmasına rağmen klasikleşmiş iki önemli eseri Memleket Hikâyeleri ve Gurbet Hikâyeleri’dir. Bunlar iki kardeş gibidir. Birbirinden ayrılmaz iki dost gibidir. Biri okunmadan diğeri tam manasıyla anlaşılamaz.
Memleket Hikâyelerinin çoğu, dünya dillerine çevrilmiş, tamamı Fransızca yayınlanmıştır. Kitap, 183 sayfadan oluşmakta ve içerisinde birbirinden ibretlik 18 hikâye bulunmakta. Her hikâyenin sonunda hikâyenin yazılış tarihi yer almakta. Bu notu çok yerinde buldum. Biri hariç hikâyelerin tamamı Cumhuriyet’ten önce kaleme alınmış. Yani Osmanlı hikâyeleri. Yaşı yüz yılı aşan hikâyeler. Bu hikâyelerden hareketle, o zamanki toplumumuzun, sosyolojisini, bürokrasisini, insanımızın psikolojisini, inançlarını, âdetlerini görmek ve günümüze ışık tutacak sonuçlar elde etmek mümkün.
Yatık Emine, Koca Öküz, Sarı Bal, Küs Ömer, Cer Hocası, Garaz hikâyelerden bazıları.
Yatık Emine’yi okuduktan sonra hüzünlenmemek ve bir vicdan sahibi olarak kendini suçlu hissetmemek mümkün değil. Hikâyesi elinde yetki olan kim varsa okumalı ve Yatık Emine gibilerini kurtarmak için ben de ne yapabilirim diye düşünmenin ötesinde hal çareleri aranmalı. Eleştirmek iştah kabartıcı da çözüm değil. Adama sorarlar, sen ne yaptın diye. Kötü yola düşmek, onların kaderi midir? Asla. Kötü yola düşenlerin akıbetinden toplum olarak hepimiz sorumluyuz. Yatık Emine’nin romanı yazılırsa Sefiller solda sıfır kalır. Bir dünya klasiği haline gelir. Sarı Bal hikâyesi de benzer konuları işliyor.
Garaz, köyden şehre göçün en acıklı hali. Bir aile faciası. Göç olgusu bundan daha güzel anlatılamazdı. Ne zaman, babasına asi gelen bir genç kız görsem Garaz aklıma gelir. Asiliğin temellerine inmek isterim.
Cer Hocası’nı okuyunca rahmetli dedem Sarı Hoca aklıma geldi. O da bir Cer Hocasıydı. Aynı dramatik hayatı o da yaşamıştı. İnsanın derin bilgisinin işe yaramadığı zamanlar da olurmuş. Bilgilisiniz, âlimsiniz ama karnınızı doyuramıyorsunuz. İşte Cer Hocası’nda bunlara şahit oluyorsunuz.
Vehbi Efendinin Kuşkusu’nda Vehbi Efendi kuşkulanmakta haklı. Hikâyelerde zamanın Anadolu’su tüm çıplaklığıyla gözler önüne serilmiş. Yazar, bilinmeyenleri, görünmeyenleri, gizlenmek istenenleri gün yüzüne çıkarmış. Hamaseti bırakıp, bizleri, herkesi gerçeklerle yüzleştirmek istemiş. Göz kapamakla gece olmaz. Hakikatin bir özelliği vardır, er ya da geç ortaya çıkar.
Bu memleket bizim, Memleket Hikâyeleri de bizim. O halde bu memleket bizim diyen herkes bizim olan Memleket Hikâyeleri’ni de okumalı, okumakla kalmamalı, gereğini yapmalı.
Sırada Gurbet Hikâyeleri var. Bu memleketin mayasında gurbet de var.