Bugün, 31 Ağustos 2025 Pazar

Seyfi GÜNAÇTI


Ne yazayım?

Ne yazayım?


Selim Bey, geçen hafta köşesinde “Nasıl Yazar Olurum?” konusunu işlemiş. Güzel de olmuş. Yazma zamanı gelince, “Bu hafta ne yazayım?” sorusu yazarın karşısına dikilir.
Selim Bey genelde konuları olumlu yönleri ile ele alır. Bu, kendisi için iyi bir yoldur. Yöntemi, herhangi bir sıkıntıya yol açmaz.
Samsunlu eğitimci-yazar Celalettin Tutkun benimle yaptığı röportajda, “Yazılarınızda daha çok hangi konulara yer veriyorsunuz?” demişti. Ben de, “Güncel konulara yer veriyorum. Bununla birlikte adaletsizlik, yolsuzluk, saygısızlık ve yanlışlara da değiniyorum” demiştim.
İşte bu, bazen sıkıntılara sebep oluyor.
Kişinin arkasından hoşlanmayacağı şekilde onu anlatmaya gıybet deniyor. İslâm'da gıybet yasaklanmıştır. Kişinin bir yanlışını görmüşsen bunu usulü dairesinde kendisine söylemek işin doğrusu olsa gerek.
Bu gibi durumlarda olayı anlatırken isim vermemeye dikkat ediyoruz. Bir ders vermek, yanlışın yapılmasını önlemek amacıyla, isim vermeden, unvan belirtmeden olayı anlatmışsan bunun gıybet olmayacağını düşünüyorum. Yine de bu konuda uzmanların uyarısına açığım. Bir örnek:
Samsun Araştırma Hastanesine bir hasta götürmüşüm. Doktor muayene etmiş ve hastanın yatması gerektiğine karar vermiş. Bir reçete yazmış. “Bu ilâçlar hastanede yok, bunları al gel” demiş.
Arabamın yanına gitmişim ama arabayı kullanamıyorum. Çünkü aracın çıkış yolunu bir başka araç kapatmış. Ben aracımı, kurallara uygun olarak bırakmışım. Hatalı olan o. Yarım saat sonra sürücü geliyor ama benim işim aksamış, yarım saat kaybetmişim. Bu arada sinirlerim hayli gerilmiş.
Bir başkasının bu yanlışı yapmaması için olayı anlatmak gıybete girer mi?
Şimdi bir güzel davranışla yazımızı tamamlayalım:
Bir hoca ile talebesi gezerken bir tarlanın kenarındaki ağaçlardan birinin altında bir çift eski ayakkabı gördüler. Belli ki civarda çalışan birisinin ayakkabısıydı. Talebe;
“Hocam, bu ayakkabıyı saklasak da sahibi geldiğinde ayakkabısını bulamayınca o anki halini seyretsek, sonra da ayakkabısını verip sevindirsek, ne dersin?” dedi. Hocası;
“Sevincimizi, başkalarının üzüntüsü üzerine kurmak doğru değildir. Gel şöyle yapalım.
Sen varlıklı bir ailenin çocuğusun. Bu ayakkabının içine bir miktar para bırak. Sahibi gelip parayı gördüğü zamanki sevincini seyredelim” der.
Talebe bu teklifi daha güzel buldu. Cebinden bir miktar para çıkarıp adamın ayakkabısının içine koydu. Sonra hocası ile birlikte bir ağacın arkasına saklandılar.
Bir müddet sonra ayakları çıplak bir adam geldi. Belli ki ayakkabının sahibiydi. Önce çalışma elbiselerini çıkardı ve normal elbiselerini giydi. Tam ayakkabısını giyerken içinde bir şey olduğunu fark etti. Elini ayakkabının içine sokup o şeyi çıkarınca bunun para olduğunu gördü. Bir müddet etrafına bakındı. Kimseyi göremeyince dizleri üzerine çömeldi ve ellerini açıp şöyle dua etti:
“Ya Rabbî! Eşimin hasta, çocuklarımın da aç olduğu sence malumdur. Verdiğin bu nimet için sana sonsuz şükürler olsun.”
Adam duasını bitirince gözyaşlarına boğuldu. Öylece bir süre ağladı.
Bunları seyreden hoca ile talebesi de gözyaşlarını tutamadılar. Sonra hoca talebesine döndü:
“Bu, senin teklifinden daha güzel olmadı mı? Şu anda daha mutlu değil misin?” Talebe;
“Evet hocam, daha sevinçliyim. Daha önce pek anlamadığım şu cümlenin manasını şimdi daha iyi kavradım: “Verdiğin zaman, aldığın zamankinden daha mutlu olursun.” Hocası dedi ki;
“Evlâdım. Güçlü ve haklı olduğunda affetmek, VERMEKTİR.
Haksız iken özür dileyebilmek, VERMEKTİR.
İnsanların gönüllerine süruru ve sevinci ulaştırmak, VERMEKTİR.”
Sevincimizi ve mutluluğumuzu başkalarının üzüntüsü üzerine değil sevinci ve mutluluğu üzerine kurmak dileğiyle.