Ah bu koltuklar yok mu, berber koltukları! Benim için her gün daha da çok kızışan bir savaşın tam orta noktası… Ucunda ateş topu taşıyan okların tam saplandığı yer…
İşte yine bembeyaz bir tüy, kahkahalar atarak iniyor tepemden. Siyah tüylere, alay edercesine bakıyor. Sanki “Gördünüz mü, zafer benim oldu işte!” diyerek zafer kazanmış bir komutan vakarıyla haykırıyor. Kimsenin duymadığı o haykırışlar benim ruhumun derinliklerinde fay hatları oluşturuyor. Cılız bir siyah tüy, “Dostum, sağa sola çarpmadan inemez misin sen?” diyecek oluyor ama lafı ağzında kalıyor. Çünkü bir sokak serserisiyle dalaştığınızda etrafınızda mantar gibi bir anda bitiveren insanlar gibi diğer beyaz tüyler çevresini sarıyor. Zavallı siyah tüy! Zavallı ve cılız! Yukarılarda siyah yağız atlar gibi dostlarını onun yardımına koşarken görmek istiyor ama ne fayda! Siyahlar neredeyse nesli tükenen canlılar gibi yok olma tehlikesiyle karşı karşıya…
Beyaz ve kirli tüy, siyahın gözlerine bakarak alay etmeye devam ediyor.
“Boşuna bekleme, artık senin dostların benimkinden daha az. Neslinin tükendiğini ve yenildiğini kabul et. Bundan sonra bizim dediğimiz olacak. Bizim boyunduruğumuz altında köleler gibi yaşayacaksınız. Bu savaşın galibi her zaman biz oluruz. Kimse bu sonucu değiştiremez.”
Siyah tüy, ümitsizlik ve çaresizlik denizlerinde debelenirken aklına yeni bir fikir gelmiş gibi bir anda dayılanıyor.
“O kadar güvenme, seni siyaha bir boyarlarsa havası inmiş bir balon gibi sönüverirsin.”
Beyaz tüy onu yine ciddiye almıyor.
“A benim akılsız dostum, gerçekler boyayla, fırçayla kapatılır mı? Günler sonra o boyalardan eser kalmaz. Bittiniz işte, bittiniz! Neden direniyorsun? Mevsimlerin sırasını değiştirmeye gücünüz yetmez. Artık sen de katıl bize.”
Bu savaşın en önemli şahidi gözlerimdi. Onların arasındaki bu didişmeyi gördükçe ruhumda bir yerlerin daha çok acıdığını hissediyordum. Bu savaşı beyazların kaybetmesi için neler vermezdim ki. Ama bu mümkün görünmüyordu.
Sonunda siyah tüy, her şeyi elinden alınmış bir Kızılderili gibi beyazların elinde esir düşmüştü…
Eve geldiğimde, duvardan bana bazen gülen bazen ters ters bakan takvim yaprağına daha da bir öfkeyle baktım. İşte günün kahramanı oradaydı. Akşam olduğu için yüzündeki gülücüklerden eser kalmamıştı. Artık zamanın dolduğunu ve birazdan elimde buruşuk bir top haline getirilip çöpe atılacağının farkındaydı.
Hâlbuki ne güzel başlardı onunla sabahlar. Bana herkesten önce günaydını o derdi. Önünde uzun bir gün vardı işte. Uzayıp giden dakikalarla ne sohbetler yapacaktı kim bilir. Bazen tarihin akışını değiştirecek olaylara şahitlik yapmak onun için gurur vericiydi. O gün doğan bütün çocukların ilk annesi olmak, nüfus cüzdanlarında silinmeyecek bir şekilde yazılmak ne büyük bir saadetti. Bir de son yolculuğuna uğurlanan insanların mezar taşına yazılmak olmasa! Bu da hayatın bir parçası değil miydi? Siyah-beyaz yaşamanın siyah yanı olmasa beyazın bir anlamı olur muydu?
Akşamları eve geldiğimde onu koparmayayım diye kendini biraz karanlığa biraz da naza çekerdi. Yine de uyku saatine kadar saltanatını sürmesine göz yumardım. Ama saat on ikiyi vurduğunda onun mevsimi de bitmiş olurdu. Artık koparmalıydım. Ellerimi uzattığımda yalvaran gözlerle gözlerimin derinliklerine dalması beni içten içe yaralardı ama ne yapabilirdim? Yarınlara başkaları doğmalıydı: yeni yaşamlar, yeni umutlar, yeni takvim yaprakları…
Ve gözlerimi kapatarak nazlı bir çiçeği dalından koparmanın iç sancılarıyla onu koparırdım.
Bir gün daha biterdi.
Bir kelebek daha sonsuzluğa uçardı.
Belki saçlarımdaki beyaz kervana bir beyaz daha katılırdı…
Şimdi demli çayımı elime alıp balkondan yıldızlarla hasbihâl zamanı.
Gökyüzünde ne çok yıldız var. Saçlarımdaki beyazlar, yıldızları kıskanır mı acaba?
Onların saltanatı da uzun sürmeyecek. Güneş yüzünü gösterdiği vakit onların gülüşleri karanlıkların arında kayboluverecek. Galiba hepsi bunun farkında. O yüzden birbirlerine çok yakınlar ve ‘Birlikten kuvvet doğar’ düşüncesiyle güneşin alev gibi parlayan kılıçları karşısında direnmeye çalışıyorlar. Yalvaran gözlerle aya bakıyorlar. “Ne olur, sen yanımızdan ayrılma. Sen gitmezsen güneş bizi yerimizden yurdumuzdan edemez!”
Zavallı ay! İstemez mi gökyüzünden dünyaya daha çok tebessüm saçmak? Ama güneşin karşısında hiç şansları yoktu ki. Güneş saçlarını şöyle bir kere savursa hepsini silip süpürürdü.
Yıldızları şöyle teselli ediyordu:
“Bunu neden o kadar kafanıza takıyorsunuz ki? Biz takvim yaprakları gibi tamamen yok olmuyoruz. Düşünün bir kere, insanlar bizi her gün görseydi belki de bu kadar çok sevmezdi. Arada kendimizi özlettirmeliyiz. ‘Yıldızları özlemek’ sizce de kulağa hoş gelmiyor mu? Güneşi özleyenler de var. Onların özlemlerine saygı duymalıyız.”
Yıldızlar ona hak veriyordu…
Yıldızlar, saçlarımdaki siyah tüyler ve takvim yapraklarından daha şanslıydı. Yok olmuyor, sadece insanlar onları özlesin diye görünmez oluyorlardı. ‘Eve Dönen Adam’ın ‘Giden sevgililer, dönmeyecekler’ dizeleri sanki onlar için yazılmamıştı.