Bugün, 1 Eylül 2025 Pazartesi

Zeki ORDU


TOSYA'DAN SURETLER Seyahat günlükleri XIX Tosya yazıları -3

TOSYA'DAN SURETLER Seyahat günlükleri XIX Tosya yazıları -3


            Bir şehirde bulunuyorsanız hafızanızda kalacak olan insandır. Çünkü coğrafya denilen şey çok yerde birbirine benzer. Ancak insan hikâyeleri öyle mi?
           Bu zamana kadar gezdiğim şehirlerde insan ile sosyal yapıyı ve coğrafyayı ortak işledim. Ancak Tosya'da insan faktörü bir anda öne çıktı. Her birinin diğerinden farklı bir hikâyesi var.
           Tosya'ya gelir gelmez hiç tanımadığım halde girdiğim Çiçek-Er yapı market sahibiyle tanışmam, hem yol yorgunluğunu atıp, hem de Tosya ile ilgili yabancılık hissinden ayrılmama yaradı. Her geçen süre kendimi bulunduğum yere yakın hissettim. Bu durum benim ilçe ile ilgili araştırma yapmamı kolaylaştırdı.
Şerafettin Çiçek Bey güven verici babacan tavırlarıyla bana misafirmiş hissinden çok Tosyalıymışım gibi sanmama sebep oldu. Ruhen rahatladım. Kendimi yılların Tosyalısı gibi hissettim. Otele vardığımda yardımcı personel, Afganlı Feyzullah bana samimiyetin ve insanlığın ne olduğunu hatırlattı.
Feyzullah'ı gördüğümde kendisine verilen görevi yaparken yüzünde memnuniyetsizlik yoktu. Bir şeyi bir yerden başka bir yere koyarken bile iş yapıyor gibi değil de tuttuğu şeyi seviyor gibiydi. Benimle birlikte eşyalarımı almaya giderken bile sanki iş yapmak hoşuna gider gibi bir hali vardı.
           Kendisini Tosyalı sanarak “Tosya'nın neresindensin?” diye sordum. Bana Afganlıyım dediğinde şaşırmıştım. Beklemediğim bir cevaptı. Ben “Afganistan'dan mı geldin” diye sorduğumda ne maksatla sorduğumu anlamış gibi ben “Türk'üm” dedi. Sonradan soyadının “Türkmen” olduğunu öğrendiğim bu delikanlı ile aramızda yazılı olmayan bir ünsiyet oldu.
Bu sefer tanışmış ve samimi olmanın vermiş olduğu rahatlıkla; “Afganistan'ın neresindensin?” diye sorunca bana “paytat” dedi. Paytat bir şehir miydi, bölge miydi veya sadece Türklerin bulunduğu bir belde miydi bilmiyordum. Bu sefer “Orası Afganistan'ın neresinde?” diye sordum. Belli ki anlamadığımı anlayınca bana “Türkiye'nin Ankara'sı gibi bir yer” diye cevap verdi. Meğer Afganistan'ın başkentindenmiş. Meğer bana “Payitaht” demek istemiş ama telaffuz ederken “paytat” demiş. 
           Yağız bir Türkmen delikanlısı olan Feyzullah meğer Afganistan'ın başkenti  Kabil'denmiş. Ben Afganlıların başkentlerine payitaht demelerine şaşırdım. Bildiğim en son payitaht İstanbul'du.
            Feyzullah'a dönüp “Cumhuriyet kurulmadan önce Osmanlı'nın payitahtı İstanbul'du. Yani bir nevi “Taht toprağı” yani günümüz lisanıyla başkent demek” dedim. Ankara önceleri “Başşehir” olarak biliniyordu sonra “Başkent” olarak değiştirildi. Yarın adı ne olur bilmem” dedim. Feyzullah bu değişime şaşırmış olmalı ki “Bizde hiç değişmeden payitahtmış” dedi.
           Ah Feyzullah! Şimdi sana nasıl anlatmalı bunu. İmkânlar “olanak” olunca ifadeler “bulanık” oldu mu diyeceğim. Neyse bu konuların Tosya ile ilgisi yok. 
           Feyzullah otomobilin içindeki eşyalarımı itina ile eline aldı ve bana haydi gidelim der gibi baktı ve ilk adımını attı. Ben hala “Payitaht, Başşehir, Başkent” üçgeni içinde gelip gidiyordum. Bizi görenler de bir yerden başka yere gidiyor sanıyordu. Otel odasına gelince, Feyzullah bana bir tarafı gösterip “Kıble burası” dedi. İhtiyaç olursa diye de ilave etti. 
           Biz ülkede insanlar caminin yerini sormaya çekinirken, Feyzullah bize bir mekân içinde kıblenin yönünü gösteriyordu. Yani ihtiyaç olursa diye…
           Otelden dışarı çıkıp akşam ezanının okunduğu bir sırada otele doğru yürürken Afganlı yağız delikanlının otelin dış kapısından çıkıp kararlı adımlarla bir yere doğru yürüdüğünü gördüm. Yürümenin dışında yaptığı tek hareket hem gidiyor hem de namaz için kullanılan takkesini takıyordu. 
          Feyzullah kıblenin de caminin de yönünü biliyordu…