Herkesin hayatında kendine göre zor günleri olmuştur.
Önemli makamlara gelenlerden, “Çocukluğumda simit sattım, ayakkabı boyadım” sözlerini sıkça duyarız. Bu ifadeyi, bu makamlara kolay gelmediklerini anlatmak için söylerler. Başkalarının da buna benzer hikâyeleri vardır.
Ben simit satmadım, ayakkabı boyacılığı da yapmadım. Lâkin parasız yatılı öğrenci olarak Adana İmam Hatip Okulu orta kısmına başladığımdan beri ayakkabımı kendim boyarım. Kaldı ki bizim simit satma, ayakkabı boyama ortamımız yoktu. Çünkü ben en yakın kasabaya 10 km mesafedeki bir Karadeniz köyünde doğdum. Ortaokula gidene kadar da köyde yaşadım. O zamanlar köyümüzde büyüklerin bile çoğunun ayağında deri ayakkabı yoktu, kara lâstik vardı.
Simit satmadım ama sırtımızda meyve sepeti, iki buçuk saat yürüyerek Şalpazarı’na taflan ve incir satmaya giderdik, çocukluğumuzda. Tezgâh açıp, terazi kurup satış yapmazdık. Boş bir alana sepetlerimizi koyar beklerdik. Müşterilerimiz manavlardı. Onlar gelir, sepete bakar, “Batmanı şu kadar” derdi. Anlaştığımız esnafa meyvemizi satardık.
Bizler üzüm, karpuz, şeker vs alırken kilo geçerli olsa da biz satarken batman hesabı yapılırdı. Bir batman 6 kg idi. Manav, bizden batman hesabı ile aldığı meyveyi kilosu kaçtan satardı; bilmezdik.
Daha önce de yazmıştım; küçükken annemle Beşikdüzü’ne odun, Eynesil’e mısır talaşı götürür, satardık. Annem sırtında yükleri, iki saatlik yolu yürürken ben kendisine sadece yol arkadaşı olurdum. Yani biz de geçmişte bazı zorluklar yaşadık.
Geçen hafta Adana ve Trabzon İmam Hatip Okulu’ndan arkadaşım Yusuf Doğan Terme’ye geldi. Kendisi Of’lu olup Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan emeklidir.
Oturup sohbet ettik, Adana günlerine gittik. Adana hayatımız genel de hüzünle, bazen de gururla hatırladığımız günlerdi. Biz de Adana’ya giderken ve gittikten sonra zorluklar yaşamıştık.
Onlar aynı köyden beş ilkokul mezunu genç Of’tan kalkıp, şu kadar km uzaktaki Adana’ya, 1963’ün zor ulaşım şartlarında eğitim için, hayat mücadelesi için gelmişlerdi.
“Ben ilkokulu bitirene kadar İmam Hatip Okulunun adını duymamıştım. Senin yolun nasıl Adana’ya düştü?” dedim. Benzer yönleri olsa da onun da farklı bir hikâyesi varmış.
Babası onu okutmak istemiyormuş. “Benim durumum belli. Seni neyle okutacağım?” diyormuş. Buna rağmen Yusuf, ilkokulu bitirince, diğer arkadaşları gibi öğretmen okulu sınavlarına başvurmuş. Fakat yaşı çok küçük diye başvurusunu kabul etmemişler.
Ertesi yıl öğretmeninin yardımıyla ama babasından gizli bu sefer İmam Hatip Okulu parasız yatılı sınavlarına başvurmuş. Yusuf simit satmamış ama yol parasını çıkarmak için Rize’ye çay toplamaya gitmiş. O Rize’deyken sınavı kazandığına dair kâğıt gelmiş. Teyzesinin oğlu gelip onu bulmuş. Yusuf’u sınava göndermemekte babası hala inat ediyormuş. Babasını zor ikna etmişler. Yusuf, “Babamın cebime koyduğu 200 lira ile Of’tan Adana’ya sözlü sınava gittim” diyor.
O paranın boşa gitme ihtimali hep karşımızdaydı. Çünkü sınavı kazanma garantimiz yoktu. Adana’dan Trabzon’a eli boş dönmek de vardı.
Allah nasip etti, Adana’ya gittik. Parasız yatılıydık. İhtiyaçlarımızı devlet karşılıyordu. Ancak defter, kalem vb ihtiyaçlar için de para gerekiyordu. Memleketten harçlık gelmesi gerekiyordu. Yusuf Doğan bu konuda da bir zorluk yaşamış.
Öğretim sezonu bitmiş fakat babasının gönderdiği yol parası henüz gelmemiş. Arkadaşları gidiyor. Parası gelene kadar Yusuf kim bilir daha kaç gün Adana’da bekleyecek?
Müdür Yardımcısı Şener Şentürk’e gitmiş. “Hocam, babam para göndermiş ama henüz gelmedi. Arkadaşlarım gidiyor. Bana borç verirseniz arkadaşlarımla gidebileceğim. Bana gelecek parayı siz alırsınız” demiş. Köyüne dönüş parasını ona Şener Bey vermiş. Allah razı olsun, Şener Bey sadece iyi bir öğretmen değil aynı zamanda iyi bir insandı. Ortaokul birinci sınıftayken onunla benim de yüreğimi ısıtan bir hatıram vardır. Öldüğünü duymadım. Allah sağlık ve afiyet versin.
İyi insanlar, iyilikleriyle anılırlar. Rabbim iyi anılanlardan eylesin.