Okullar açılalı üç hafta oldu. Yirmi milyona yakın çocuk ders başı yaptı. Bu da bizi çocuk gerçeğimizle yeniden yüzleşmemize vesile oldu. Pademi ile başlayan süreçten sonra çocuklarla hayat nasıl gidiyor. Çocuklarımızı hayata hazırlarken kendi çocuklarımızla olan muhabbetin farkına varabiliyor muyuz? Eğitimci gözüyle gördüklerimizi ve yaşadıklarımızı paylaşmamızda fayda var.
Hiç şüphe yok ki çocuklarımız dünyadaki her şeyimiz. Tabii ki aynı zamanda göz aydınlığımız. Kaçınılmaz geleceğimiz ve acı gerçeğimiz. İçinde bulunduğumuz zamanda nedendir bilemiyoruz ebeveyn çocuk iletişimi biraz sorunlu. Aile ve evlat arasındaki doğal bağın bağımlılığa dönüşmesi anormal bir durum ortaya çıkardı. Adeta aile yaşamının varlık sebebi, her şey onun için, her şey ona göre, herkes onun emrinde. Düzen belirleyicisi artık evin en küçük bireyi oldu.
Huzur ve mutluluklarını çocuklarına bağlayanlar kendilerini ciddi bir açmaza atmış oluyorlar. Hayatı çocuğundan ibaret sanan, sadece onun için yaşayan, başkaca hiç bir gayesi olmayan aileler başka gaile aramasına gerek yoktur. Çocuğa sevgi ve ilgiyi abarttı, aşırıya gidildi. Kendi ellerimizle biricik yavrularına kötülük ettiğimizin farkına varamadı. Öyle bir duruma gelindi ki aileler tüm tercihlerini çocukları üzerinden yapıldı. Tüketimin merkezinde de çocuk var. Çocuğa sınır konulamıyor. Ne öğretmen ne de bir başkası çocuğa yan bakamıyor. Artık aile, okul kimse ona söz dinletemez. Kusursuz çocuklarımız olsun denildi. Dokunulmaz zırhına bürününce elbette dokunan yanar.
Bu durumun adını koymak çok zordur. Bu gidişattan endişelenmemek mümkün değil. Taparcasına bir sevgi, aşırı bir bağlılık, çocuklara kötülüktür. Böyle davrananlar içinde bir hastalıktır. Tanıdık olmayan bir nesil yetişiyor. Hiçbir ortamı beğenmeyen, boşlukta, yalnız ama alabildiğine kibirli, yani şımarık bir nesil ortaya çıkıyor. Bakımlı, başarılı beceriksiz bir nesil geliyor. Tanımı olan ama ifade etmeye cesaret edemediğimiz farklı bir kuşak. Sosyalleştikçe saygısızlaşan, disipline gelmeyen disiplin edilemeyen, haddini bilmeyen, hayal âleminde gezinen, davranış bozuklukları mevcut bir grup ortaya çıkıyor. Sayıları az veya çok fark etmez. Bir kişi otuz kişilik sınıfa yetiyor da artıyor bile. On tanesi bin kişiye bedel oluyor.
En doğal haklarıdır tabi ki çocuklar çocukluğunu yaşasın, fakat işi çığırından çıkarmasın. Ne katı kuralcılık ne de kural tanımazlık. Orta yolu bulmak gerekir. İşi kıvamında tutalım ki, kayıp nesil olmasın. Aşırı ilgi maraz getiriyor. Tepemize çıkardığımız çocuklar adeta tepemizde, acımasızca tepiniyorlar.
Bilgililer fakat beceriksiz olduğunu görüyoruz. Bön, kararsız ve de güvensizler. Zekilikleri var ama oldukça zor bir nesiller. Sorumsuz ve saygısız oldukları kadar doyumsuz ve duyarsız olabiliyorlar. Benim çocuğum harika, dahi, farklı, emsali yok anlayışı çocuğu hayatın doğal akışından koparıyor. Ben çektim çocuğum çekmesin, ben görmedim bari çocuğum görsün anlayışına kurban verdiklerimiz de var. Benim çocuğum yalan söylemez anlayışı yalancı olmasına sebep olur. Benim çocuğum bu işi yapmaz anlayışı o işin yapılmasına vesile olur. Çocuklar bir nevi bunu yapmanın ruhsatını almış oluyordur. Nasılsa ailem benim arkamda, beni savunuyor arkamda düşüncesiyle bu alışkanlığı kazanıyor.
İnsanın aklına acaba bu ebeveynlerimiz kendilerini çocuk üzerinden tatmin etmeyi mi keşfettiler. Kim bilir belki de bu çocuklar bir çeşit bu tiplerin dışa vuruş halidir. Çocukların başarı veya başarısızlığını kendi öz değerinin bir yansıması olarak görüyordur. Başarılı bireyler yetiştirmek ideali ile daima stresli bir yaşama mahkûm ediyor. Bunun doğal sonucu olarak başarıyla zehirlenmiş, sınavlarla esir alınmış bir neslin vebali var üstümüzde. Şunu net olarak belirtelim ki, bu çocukları biz yaratmadık ama işte bize emanet. Unutmayalım ki çocuklarla herkesin imtihanı var. Sınavların en çetini de; “ Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi ateşten koruyunuz.” (Tahrim 6). Bunun üzerine söylenecek başka söze gerek var mı? Elbette yok. Sağlıcakla kalın.