Okulumuz yeni ismine ve yeni binasına kavuşalı fazla bir zaman olmamıştı. Uzun yıllar başka okul binalarında ve başka yerlerde faaliyet göstermiştik.
Okulumuzun marka değeri yüksekti ama arsası olmasına rağmen henüz kendine ait bir binası yoktu. Bu yüzden koskoca okulun adı ‘’ göçebe okul’’ a çıkmıştı.
Nihayetinde Termeli bürokratların teşvikiyle yine Termeli hayırsever Bülent Çavuşoğlu devreye girerek bugünkü okulu yaptırdı. O günden sonra okul yerleşik hayata geçti ve bugünkü bilinen adını aldı.
Buraya kadar olanlar hatırlatma babından. Anlattıklarım zaten erbabınca malum.
Yıllar önceydi, kaç yıl oldu saymadım. On birinci sınıflara ders işliyordum. Bir edebi metinden hareketle: ‘’ Gelişmiş Türkiye’de şehirde ne varsa köylerde de o olmalıdır. Bunun için el birliğiyle çalışmalıyız. Memleketini seven her vatandaş üzerine düşeni seve seve yapmalıdır. İnsanların doğup büyüdüğü yere vefa borcu vardır. Bugün değilse bile yarın, imkan olunca insan elinden gelenin en iyisini yapmalıdır. Öldükten sonra da yaşamak istiyorsak ölmez bir eser bırakmalıyız’’ mevzuları etrafında fikir teatisinde bulunuyorduk.
Okulumuza adını veren hayırsever iş adamı Bülent Çavuşoğlu’nu örnek gösterdik. Dünya var oldukça hayırsever iş adamı hemşehrimiz Bülent Çavuşoğlu’nun ismi payidar kalacaktır dedik.
Okulun önü ırmağa kadar boştu. Geniş bir alan vardı. Henüz bakir vaziyetteydi. Pencereden bakınca yemyeşil alan öğrencilerin zihnine yeni yeni fikirlerin doluşmasına ilham vesilesi oluyordu.
Bu meyanda öğrencilerden çok ilginç fikirler zuhur etti. Birisi, ırmağı ıslah edip okula ulaşımı deniz yoluyla sağlayacağını ileri sürdü. Diğeri, balık havuzu yapacağını iddia etti. Bir başkası sosyal tesisler yapacağını vaat etti.
Sınıfın en sessiz fakat en zekisi, ağırbaşlılığıyla tanınan Alican parmak kaldırdı. Kendisine söz hakkı verdim. Ayağa kalktı ve tane tane konuşarak: ‘’ Ben bu okulun bahçesine ihtiyaca cevap verecek şekilde çok güzel bir ‘ Kapalı Spor Salonu’ yaptıracağım, tesise kendi adımı vereceğin ve tarihe geçeceğim’’ diye fikirlerini açık açık beyan etti.
Sınıfta uğultuyla karışık bir gürültü koptu. Amiyane tabirle ‘’ atıyor, nerden yaptıracak’’ diyerek muhalefet edenler, moral bozmaya çalışanlar oldu.
Uğultular ve alaya almalar karşısında Alican hiç istifini bozmadı. Eleştirilerden hiç etkilenmedi. Zaten umursamaz bir duruşu vardı.
Alican, daha önceden ailesiyle birlikte umreye gitmişti. Arkadaşları bunu bildiklerinden kendisine ‘’sınıfın tek hacısı’’ diyorlardı.
Allah var, Alican hacılık sıfatının hakkını fazlasıyla veriyordu. Hiç malayani konuşmuyor asla kızmıyordu, hiç kalp kırmıyordu. Adeta büyümüş de küçülmüş gibiydi. Duruşunda büyük bir adam kemalatı vardı.
Uğultular arasında ben de hiç istifimi bozmadan : Seni tebrik ederim Alican. Yalnız bu iş ne zaman olacak, fikrini ne zaman hayata geçireceksin’’ dedim.
Alican, zihninden uzun uzun hesap yaptı. ‘’ Yirmi yıl sonra Hocam’’ dedi.
‘’Söz mü ‘’ dedim. ‘’Söz’’ dedi. Bütün sınıf da şahit oldu.
Aradan uzun yıllar geçti. Zannediyorum yirmi yılın dolmasına fazla bir zaman kalmadı. Sayılı günler tez geçiyor velev ki yirmi yıl da olsa.
Alican’ın doktor olup Ankara’da görev yaptığını öğrendim.
Alican’ın o gün verdiği söz hiç aklımdan çıkmadı.
Bilmem Alican verdiği sözü hatırlar mı?
Mutlaka hatırlar da , bir de ben hatırlatayım dedim.
Verilen sözü Alican’ın sınıf arkadaşı eczacı Furkan Kütükçü de hatırlar diye düşünüyorum.