Salâ verile kastımıza/ Gider olduk dostumuza
Namaz için üstümüze/ Duranlara selam olsun
Yunus
Recep Hocam, Yüce Dostu'na yürür iken binlerce selam sana…
Acı haberini alır almaz zonkladı şakaklarım.
Gözlerime hüzün düştü, yanaklarıma alev. Ciğerimi dağlayan acı haber arkadaşlarımla Samsun Öğretmenevinin bahçesinde muhabbet deminde yakaladı dostunu. Belli etmemeye ve derunumda gizli tutmaya çalışsam da yüzümün rengi ele vermişti içimdeki ateşi.
'Nedir yüzünün rengini birden değiştiren olay?'dedi arkadaşlarım. 'Birden yüz çizgilerin kırıldı, gözlerin bulanıklaştı,' dediler.
'Bir güzel insanın ölümüne dağlar, taşlar ağlar,' derken Yüce Rabb'imiz, nasıl bulanıklaşmasın gözlerim?
O an ateşten yıldızlar savrulmuştu üstüme. Maziye uzandım ve Terme'de hissettim kendimi. Ahmet Katar'ın Kitapçı Dükkânı geldi gözlerimin önüne. 1980'li, 1990'lı yıllar. O günden bugüne tam kırk küsur sene… Ahmet Katar, Recep Ertan, Baha Rahmi Özen. Onca mazi şerit gibi geçerken gözlerimin önünden; dükkânın içini kurşun renkli bir karanlık bürüdü birden. Bir acı nefes gibi buz üstünde kaydım geçmiş zamanı küheylan eyleyip. Her şey daha dün gibi…
Öyle dememiş midir şair; 'Geçtim dünya üzerinden/ Ömür bir nefes derinden…' Aynen böyle geçmiş bir ömür. Bir nefes kadar kısa…
Elimde değil; 'Ne oldu, birden iki damla yaş süzüldü yanaklarına,' derken arkadaşlarım; yeryüzünün gülkurusunu, gökyüzünün sümbül mavisini yaşadığımız yıllar geliyor buğular içindeki gözlerimin önüne. Nerdesin yedi kat göklere laleler ektiğimiz gençlik çağımız? İdealarımız, inançlarımız, kara sevdalarımız; vatana, millete, bayrağa ezgiler yaktığımız delikanlılık çağımız?
Telefonumun ekranında acı haberi okur okumaz ve beynim maziyi hatırlar hatırlamaz bir ateş basıyor bedenimi.
'Recep Hocanın nefesi kesildi ve dünya sürgününü bitirdi.'
Vay be yalancı dünya! Dursun Ali Akınet'in şiiri düşüyor aklımın beyaz perdesine; 'Geçtim dünya üzerinden/ Ömür bir nefes derinden/ Bak feleğin çemberinden/ Yolun sonu görünüyor… Azrail'in gelir kendi / Ne ağa der, ne efendi / Sayılı günler tükendi / Yolun sonu görünüyor.'
Anılarımı allak bullak eden bir kış, bir zemheri başlıyor içimde. Ardından yedi dilli bir alev ve baştan aşağı soğuk bir ter sağanağı…
Şair dostum İbrahim Coşar’ın dediği gibi:
Bir gün son verilecek hayat denen hikayene / Anılardır geçmişten özde kalan hazine / Yaşayanlar dün gibi, herşey yerli yerinde / Kimlerle ne yaşanmış hele bir bak maziye
Ömrümüzün son deminin yaklaştığımı anımsatıyor Recep Hocamın şu direksiz, şu fani dünyadan ayrılığı…
Sohbet halkasındaki dostlarım; 'Anlat hele Hocam!' diyorlar 'Seni böyle ateşler içinde koyup soğuk soğuk terleten arkadaşını.'
Çok sevdiğim bir dostumun bizi terk edip mecazdan hakikate ulaştığı haberini aldığımı söylüyorum. 'Kimdir?' diyorlar. 'Bütün bir çölün derdini yüklenenlerden bir kum tanesi.' diyorum. Şaşırıyorlar. Öyle yetişmiştik İmam-Hatip Okullarının sıralarında. Her birimiz koca bir çölde bir kum tanesi ama çölün bütün derdini yüklenen…
'Açıkla!' diyorlar.
'50 yıllık dostumdu,' diyorum. 'Terme'ye ayak basar basmaz ilk iş Ahmet Katar'ı, Ahmet Sezgin'i ve onu arardım,' diyorum.
Dünya, direksiz ve büyülü bir masal diyarı… Zaman zaman kapılıp gidiyoruz büyüsü ve rüzgârı bir hoş dünyanın hülyasına.
Elimdeki edisyon fişini iradem dışı buruşturup atarken çöpe; Recep Hocayı kaybetmenin boşluğunu yaşatıyor dem bana. 'O ki; yüreğindeki nârını lâle gibi içinde saklardı.' diyorum. Dini, diyaneti, ülkesi, bayrağı, kutlu değerleri ve milleti için gök katmanlarına ekip yeryüzünde büyütmeye çalıştığı geleceğini dostlarına aşikâr ederken gelincikler gibiydi. İnançlarının, ülküsünün, ülkesinin ve ilkesinin dertlerini dile getirirken içi sızlar, derdini gül eyleyen gözleri ve de tebessüm ederken zehiri bal eden çehresini tanımlamak isterdim ama kalemim tutulur, tanımlayamazdım.
İnsanlar ölür, işte böyle anıları ve eserleri kalır.
Ve insanlar vardır, doğduğu evin dört duvarı içinde ve de bahçesinin sınırlarında kalır. Peki, Recep Hocam bunlardan hangisiydi? Cenazesinde hangisi olduğunu ispat etmişti o. Recep Hocamızın aramızdan ayrılışıyla yüreğimiz yaralı turna oldu.
Taziyede ve helallik verirken yanaklarımızda içimizi destanlaştıran iki damla yaş ve buğulu gözler dostlarını evlatlarına anlatabildi sanırım. O, ardında beyaz sayfalar bırakarak tamamladı dünya sürgününü. Ve mecazi dostlarını; direği, merhameti ve yüreği olmayan dünyada bırakarak gitti milk i bekâya...
Tabi ki Rabb'imizin; 'Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!' buyruğu çerçevesinde bu yuvarlak dünyada elif olmanın oldukça zorluğuyla... Rabbim, seni cennetiyle ödüllendirsin Hocam! Ruhun şâd olsun. Rabb'im bıraktığın aile efradına sabırlar versin, inşallah…
Ne yapabiliniz ki; 'Küllü men aleyhâ fân…' buyururken Rabb'imiz. Her insan fanidir buyruğu var iken yani…
Yunus ile başladık Yunus ile bitirelim;
‘Milk i bekâdan gelmişem / fâni cihanı neyleyim.'
Selamların en güzeli milk i beka aşkıyla yaşayanlara…