Halk Eğitimde idareciydim. Yusuf Abi'yle odalarımız karşılıklıydı. Hergün, mütemadiyen kendisinin özgün yorumlarını dinlerdik. Sesli düşünür ve sesli ifade ederdi. Yorumlarını mahalli kelime, deyim, atasözü ve tabirlerle süslerdi.
Eğitim camiasından ortak bir dostumuz ticarete atılmış ve kısa zamanda bir hayli ilerlemişti. Ticari başarısı bizi gururlandırıyordu. Gel zaman git zaman işleri iyi gitmemeye başladı. Tökezledi. Kısa bir zaman sonra da çıkmaza girdi. Durumuna üzülüyorduk. Üzülmekten başka elimizden başka da bir şey gelmiyordu.
Yusuf Abi : '' Ben kendisine çok dedim, şemsiyeyi büyük açma, sonra kapatamazsın diye, bak işte kapatamadı'' diye yine özgün bir yorumda bulundu.
Bu tabiri ilk defa duymuştum, aklıma yer etti.
Ne demek şemsiyeyi büyük açmak, sonra da kapatamamak?
Uzun zaman anlamını ve ticari hayatla münasebetini konumlandırmaya çalıştım.
Bir zaman sonra Arşimet gibi ''buldum'' diye ayağa fırladım.
Bildiğimiz şemsiyelerin ebatı, özellikleri ve çapı belli. Büyük açmak veya küçük açmak gibi özellikleri yok. Neyse o. Durum, tel sayısına ve kalitesine göre değişiyor. Kalitesizse en ufak bir rüzgarda ters dönebiliyor. Birçok kere benim başıma geldi. Sağlamsa korkma. Padişah çadırı gibi seni korur.
Bahsi geçen şemsiye bu türden olmasa gerek.
Doğrusu günümüzse biz, şemsiyenin kendisini değilse de ''şemsiye'' kelimesini yanlış kullanıyoruz.
Şemsiye, Arapça asıllı bir kelime olmuş olup tam karşılığı '' güneşlik'' demektir. Arap coğrafyasında güneşten korunmak için icat edilmiş. Bizim coğrafyamızda ise güneşten değil de daha ziyade yağmurdan, kardan korunmak için kullanılır olmuş. İsmi ise aynen kalmış.
Kocaman'da, mahallemizde her perşembe pazar kurulur. Çocukluğumda pazar çok kalabalık olurdu. Şimdilerde üç beş esnafa kadar düşmüş durumda.
Pazarcılar, her perşembe, daha gün doğmadan gelir, hummalı bir çalışma ile tezgahlarını hazır hale getirirlerdi. En zoru tezgahı hava şartlarına korunaklı hale getirmekti. Yoksa gün içerisinde her an bir sürprizle karşılaşmak ve büyük zarara uğramak riski vardı. Tezgahın büyüklüğüne göre üsten yağmur geçirmez branda gererler onu da sağlam bir şekilde zemine bağlarlardı. Bunu o kadar hızlı yaparlardı ki tam saatinde tezgah hazır hale gelirdi. Bu brandaya pazarcılık dilinde şemsiye denirdi. Şemsiyenin büyüklüğü tezgahla doğru orantılı olurdu. Şemsiye büyükse ticari faaliyet de o derece büyük anlamına gelirdi. Biraz da itibar tabi. Tezgahın açılış durumu, ayağını yorganına göre uzatmak gibi bir şeydi. Şemsiye ne kadar büyük olursa risk de o derece büyük olurdu. Sabahleyin açılan şemsiyeler gün içinde korunmak ve akşam de aynı minval üzere geri toplanmak zorundaydı. Haliyle büyük şemsiyeyi kapatmak da o derece zor olurdu. Haliyle pazarcılık, para kazanmak zor iş, gün boyu ve her gün uğraşmak gerekiyor.
Meğer Yusuf Abi, '' şemsiyeyi büyük açma, yoksa kapatamazsın '' derken tam da bunu kastediyormuş. Şemsiyeyi kapatamamanın sonu iflasa kadar gider demek istiyormuş mecazen.
O günden sonra ben de zaman zaman dostlarıma '' şemsiyeyi büyük açma, yoksa kapatamaz, üzülürsün, aman ha dikkatli ol'' dediğim oluyor.
Bazen ısrar ederlerse buradaki gibi izahta bulunuyorum.
Umarım anlıyorlardır.
Bilinsin istedim.
Tecrübeyle sabit, benim de şemsiyeyi kapatamadığım zamanlarım oldu.
Sorguladım, meğer şemsiyemi başta büyük açmışım.
Şimdilerde ne kadar ekmek o kadar köfte diyorum…